(Güncel Bakış haber sitesinde 26.12.2016 tarihinde yayınlanmıştır)
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında parlamenter sistemi zorlamaktan vazgeçeceğini açıklamıştı.
Olağanüstü hal tam da istemiş olduğu Başkanlık sistemini uygulamasını sağlıyordu. Bakanlar Kurulu’na daimi başkanlık ediyor, Kanun Hükmünde Kararname çıkarıyor, üstelik Anayasa Mahkemesi de denetlemiyordu. Fiilen ne hukuki ne meclis denetimi çalışmadığı için en fazla OHAL’i uzatarak mevcut pozisyonunu korumaya çalışıyordu.
Bir anda Devlet Bahçeli Başkanlık sistemini gündeme taşıdı.
Anayasa değişikliği metninin yazımı sürecinde Devlet Bahçeli birtakım yetkilere, denetimsizliğe karşı çıkıyormuş gibi bir hava yansıtıldı. Binali Yıldırım’la çay kahve içmeye bile fırsat vermeyecek kısalıkta görüşmelerde varılan mutabakatın metnini beklemeye başladık.
TBMM’ne sunulan Anayasa değişikliği metni, Bahçeli’nin kabul ettiği sistemin, AKP’nin bile hayal edemeyeceği bir TEK ADAM rejimi olduğunu, Devlet Bahçeli’nin ne parlamentonun işlevini ne de denge-fren mekanizmalarını hiç önemsemediğini, tek katkısının tam başkanlık sistemine Cumhurbaşkanlığı ismini koyarak Başkanlığa tepkili halkın kafasını karıştırmaya yönelik kozmetik bir müdahale olduğunu ortaya çıkardı.
Devlet Bahçeli’nin bu olağanüstü hizmet karşılığı olarak Başkan Yardımcılığı (*) koltuğuna oturmayı hedeflediği de artık sır değil.
Şimdiye kadar parlamenter rejimi savunmuş, Başkanlık sisteminin Türkiye için büyük bir tehlike olduğunu söyleyegelmiş Devlet Bahçeli’nin uğruna Türkiye’nin bütün sistemini değiştirmeye çalıştığı koltuğa daha dikkatle bakmak lazım.
Anayasa değişikliği teklifinde Başkan Yardımcısı maddeleri şöyle geçiyor:
“Madde 9: Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanları atar ve görevlerine son verir.
Madde 11: Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı Yardımcısı atayabilir ….
Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde 45 gün içinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekalet eder ve cumhurbaşkanının yetkilerini kullanır. …
Cumhurbaşkanının hastalık ve yurtdışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanına vekalet eder ve cumhurbaşkanının yetkilerini kullanır. …
Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanına karşı sorumludur.
TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer. “
Maddelerin ışığında Başkan Yardımcısı koltuğunun sağlamlığına bakalım.
Amerikan sisteminde Başkan, daha seçim aşamasında Başkan yardımcısını da ilan eder ve başkan yardımcısı tek kişidir. Halk, Başkanla beraber başkan yardımcısını da seçmiş olur. Başkan yardımcısı başkan tarafından görevden alınamaz.
Deyim yerindeyse Başkanın stepnesidir!
Getirilen teklifte ise, Başkan yardımcısı böyle bir güvenceye sahip değil.
Bahçeli’nin Başkan Yardımcısı olarak tek kişi olacağı garanti değil. Kaç kişinin Başkan Yardımcısı olacağı bile belli değil, dolayısıyla gerekli durumlarda vekaletin hangi Başkan Yardımcısında da olacağı da belli değil. Daha da önemlisi bir ay sonra görevden alınmayacağını kim garanti edebilir?
Cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisi konusu, biraz muğlak da olsa anayasa değişikliğinde düzenlenmiş, ama başkan yardımcısının ve bakanların parti ile ilişkisi konusunda herhangi bir düzenleme yok.
Cumhurbaşkanının parti ile ilişkisi devam ettiğine göre, Başkan Yardımcısının da partisi ile ilişkisi devam eder dersek, bu resmen AKP-MHP koalisyonudur. Hani Başkanlık sistemi koalisyonu engellemek içindi? AKP’nin başkanlığa ait temel argümanı en baştan çöker!
Başkan Yardımcısının parti ile ilişkisi olamaz dersek, soru şudur: Bahçeli MHP genel Başkanlığını mı bırakacak, yoksa MHP’yi mi kapatacak?
Devlet Bahçeli, Başkan Yardımcısı atandığında milletvekilliği sona erecek. Mecliste yerine yedek milletvekili geçecek. Yani Başkan yardımcılığı görevinden alınırsa tekrar meclise dönemeyecek. Sade vatandaş olacak. Partisi ile ilişkisi devam ediyorsa milletvekili olmadan genel başkanlık mı yapacak?
Başkanlık sisteminin MHP’yi eriteceği yok edeceği aşikardır, Devlet Bahçeli’nin kişisel ikbaline sunduğu da bu mayınlı koltuktur.
Değer mi?
(*) Cumhurbaşkanlığı ile anlatılan “başkanlık” olduğu için Cumhurbaşkanı yardımcısı yerine başkan yardımcısı kullanılmaktadır.
26 Aralık 2016 Pazartesi
4 Ekim 2016 Salı
LOZAN VE MASA
AKP iktidarının en uzun süreli koalisyon ortağı olan Fethullah Gülen’in başarısız darbe girişiminin arkasından, iktidar eliyle dışarıya yönelik bir imaj çalışması olarak yaratılmaya çalışılan “Yenikapı ruhu”, darbe tehlikesini atlattığına, eskiye oranla güçlenildiğine inandığı anda yine AKP iktidarının 1 numarası Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan eliyle hakkın rahmetine kavuşturuldu.
Asrın liderinin Türkiye’ye ve Dünyaya nizam vermesinin kürsüsü olan Muhtarlar toplantısının 27.’sinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan “Lozan Antlaşması” hedef alındı.
“Tarihte bize ne yaptılar. 1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a bizi razı ettiler. Birileri de Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada. İşte şu an Ege’yi görüyorsunuz değil mi? Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu? Oralar bizimdi. Oralarda bizim camilerimiz, mabetlerimiz var ama şu anda hala Ege’de kıta sahanlığı ne olacak, havada, denizde ne olacak bunları konuşuyoruz, hala bunun mücadelesini veriyoruz. Niye? İşte o anlaşmada masaya oturanlar sebebiyle. O masaya oturanlar, o anlaşmanın hakkını vermediler. Veremedikleri için şimdi onun sıkıntısını biz yaşıyoruz.”
Bu konuşmaya ilk verilen tepkiler daha 2 ay önce Cumhurbaşkanlığı’ndan yayınlanan Lozan mesajı ile çeliştiği, söz konusu edilen Ege adalarının Osmanlı döneminde kaybedildiği ve hatta Lozan’la bunların bazılarının geri alındığı gibi tarihsel kıyaslamalar, vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesini PYD-PKK bölgesine taşımayı zafer diye sunan AKP’nin Lozan’a dil uzatamayacağı üzerinden yapıldı.
Bu tespitlerin tamamına katılmakla beraber çerçeveyi biraz daha büyütmek gerektiğini düşünüyorum.
Lozan çıkışının devamı 1 Ekim 2016’da TBMM açılış konuşmasında geldi.
“Güney sınırlarımız boyunca uzanan Suriye ve Irak meselelerinin özel bir yeri var. ….
Fırat Kalkanı meşru bir operasyondur……
Musul’a yapılacak bir operasyonun Telafer’i de etkileyeceğini hatırlatmak isterim Musul’un IŞİD’den kurtulabileceğine inanıyoruz. Türkiye olarak “MASA”nın dışında kalamayız.”
2 gün önce Lozan üzerinden Ege kıta sahanlığı konusunu getirirken 2 gün sonra Musul!
AKP iktidarı döneminin söylemiyle Türkiye Cumhuriyeti en güçlü dönemindeyken Ege’de onlarca adacığın Yunanistan tarafından işgaline seyirci kalındığı gerçeği ortadayken ve buradan Lozan’a saldırmanın uzun süreli devam edemeyeceği aşikardı.
Musul ile taşlar yerine oturdu.
Siyasal İslamcıların ve siyasal İslamcı kimliğinden hiç vazgeçmemiş olan Tayyip Erdoğan’ın Lozan’a, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bu bağlamda kurucu iradenin partisi CHP’ye karşı tezlerini hatırlayalım.
AKP zihniyeti, siyasal İslamcı tezlerinin hayatta doğrulanmamasından, Ortadoğu’da oynayan taşlardan en büyük zararı Türkiye’nin görmesinden ders çıkardı mı? Davutoğlu’nun gidişi ile Türkiye’nin gerçek çıkarlarına uygun politikalar oluşturulmaya başlandı mı?
Darbe girişimi öncesi AKP’lilerin bile kafasını karıştıran dış politika hamleleri arka arkaya geliyordu.
Rus uçağını düşürmeyi zafer gibi birbiri ile yarışarak açıklayan cumhurbaşkanı başbakan görüntülerinden Rusya’dan özür dilenmesi aşamasına gelinmişti.
israil ile yıllardır süren gerginliğin tek getirisinin 20 milyon dolarlık bir tazminat olması, üstelik bunu da İsrail-Rum gazının taşımasına destek için yapıldığı İslami çevrelerde bile infiale sebep oluyordu.
Suriyeli mülteci sorunu, PYD-ABD işbirliği, Işid vs derken artık Suriye politikasını hiçbir AKP’li dahi savunamıyordu.
Sonra “Allah’ın Lütfu” geldi.
Ordunun ve devlet bürokrasisinin içinde AKP’nin Türkiye’yi Ortadoğu’da daha büyük ve kanlı maceralara atmasını engelleyebilecek hiçbir güç kalmadı.
Musul ve Irak konusuna geçmeden Suriye harekatına bakmak lazım.
Işid’in G.Antep’te bir düğünü hedef alan hain saldırısı gerekçe gösterilerek Türk Ordusu Suriye’ye girdi.
“Bazı Ulusalcı” çevreler tarafından “FETÖ’cüler tarafından geciktirilmiş Kürt koridorunu engelleme için zaruri harekat” gerekçesinin doğruluğunu hiç kimse tartışmıyor.
Tam 29 ekim gününe denk getirerek Barzani Silahlı Kuvvetleri’ni Türk toprakları üzerinden Ayn el-Arap’ta (Kobane) PKK’ya yardım etsinler diye geçiren AKP, Suriye ve Irak toprakları üzerinde bir Kürt Devleti oluşumuna gerçekten karşı olabilir mi?
“Fırat’ın batısına geçmeyin” ifadesi “Fırat’ın doğusunu alın” anlamına gelmiyor mu?
Suriye’de A.B.D. gücü Rusya ile nispeten dengelenmiş ve rejim güç kazanmaya başlamışken ve hatta PYD ile çatışmaya başlamışken, PYD’nin demografik yapıyla uyuşmayan toprak hakimiyeti Araplar ve Dünya’da sorgulanmaya başlamışken zamanlama doğru mudur?
7 Şubat MİT krizi sonrası F.Gülen sözcüsü Cemal Uşak, “Türkiye’nin Suriye’de bir rolü var, o rolü yerine getirmiyor” diyerek Mit hamlesinin gerekçesini açıkladı. ABD defalarda kara gücü siz olmazsanız PKK-PYD’yi kullanırız dedi. Tayyip Erdoğan TBMM açış konuşmasında “DAEŞ’in karşısına PKK/YPG’yi çıkarmaya çalışanları tezleri Fırat Kalkanı ile geçerliliğini yitirmiştir.” derken aslında ABD’nin Türkiye’den istediğini yerine getirdiğini itiraf etmiyor mu?
Türkiye’nin bütün çıkarları Suriye, Irak, İran gibi bölge devletlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı, işbirliği içinde bir dış politika gerektiğini haykırmakta.
Türkiye Cumhuriyeti bölge devletleriyle tam işbirliğine girdiği anda bölgede emperyal politikaların da sonu gelir, IŞİD ve PKK gibi örgütlerin de sonu gelir. Hem bölgeye hem de ülkemize barış ve huzur gelir.
Darbeci güçlerin kirletmeye çalıştığı “Yurtta sulh cihanda sulh “ ilkesi tam da budur.
AKP ne yapıyor?
Suriye yönetimi ile çatışmaya devam ederken Suriye topraklarına Mehmetçiği sürüyor.
Yetmiyor. Lozan tartışması üzerinden Irak sınırını da tartışmaya açıyor. Musul’a yönelik ABD-Kürt operasyonunun asli kara gücü olarak Mehmetçiği kullanmaya niyetleniyor.
Ne uğruna?
Suriye ve Irak’ın parçalanması , toprak ve kaynaklarının paylaşım masasında yer almak için.
Acemi emperyalist masada yer kapmaya çalışırken, sildiği sınırlarla kendi topraklarını masaya yatırır.
Lozan’ı savunmayan kendini Sevr’de bulur.
Not: Dün (4.10.2016) Irak Meclisi Başika’daki Türk askerlerini işgalci güç olarak tanımladı.
Asrın liderinin Türkiye’ye ve Dünyaya nizam vermesinin kürsüsü olan Muhtarlar toplantısının 27.’sinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan “Lozan Antlaşması” hedef alındı.
“Tarihte bize ne yaptılar. 1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a bizi razı ettiler. Birileri de Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada. İşte şu an Ege’yi görüyorsunuz değil mi? Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu? Oralar bizimdi. Oralarda bizim camilerimiz, mabetlerimiz var ama şu anda hala Ege’de kıta sahanlığı ne olacak, havada, denizde ne olacak bunları konuşuyoruz, hala bunun mücadelesini veriyoruz. Niye? İşte o anlaşmada masaya oturanlar sebebiyle. O masaya oturanlar, o anlaşmanın hakkını vermediler. Veremedikleri için şimdi onun sıkıntısını biz yaşıyoruz.”
Bu konuşmaya ilk verilen tepkiler daha 2 ay önce Cumhurbaşkanlığı’ndan yayınlanan Lozan mesajı ile çeliştiği, söz konusu edilen Ege adalarının Osmanlı döneminde kaybedildiği ve hatta Lozan’la bunların bazılarının geri alındığı gibi tarihsel kıyaslamalar, vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesini PYD-PKK bölgesine taşımayı zafer diye sunan AKP’nin Lozan’a dil uzatamayacağı üzerinden yapıldı.
Bu tespitlerin tamamına katılmakla beraber çerçeveyi biraz daha büyütmek gerektiğini düşünüyorum.
Lozan çıkışının devamı 1 Ekim 2016’da TBMM açılış konuşmasında geldi.
“Güney sınırlarımız boyunca uzanan Suriye ve Irak meselelerinin özel bir yeri var. ….
Fırat Kalkanı meşru bir operasyondur……
Musul’a yapılacak bir operasyonun Telafer’i de etkileyeceğini hatırlatmak isterim Musul’un IŞİD’den kurtulabileceğine inanıyoruz. Türkiye olarak “MASA”nın dışında kalamayız.”
2 gün önce Lozan üzerinden Ege kıta sahanlığı konusunu getirirken 2 gün sonra Musul!
AKP iktidarı döneminin söylemiyle Türkiye Cumhuriyeti en güçlü dönemindeyken Ege’de onlarca adacığın Yunanistan tarafından işgaline seyirci kalındığı gerçeği ortadayken ve buradan Lozan’a saldırmanın uzun süreli devam edemeyeceği aşikardı.
Musul ile taşlar yerine oturdu.
Siyasal İslamcıların ve siyasal İslamcı kimliğinden hiç vazgeçmemiş olan Tayyip Erdoğan’ın Lozan’a, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bu bağlamda kurucu iradenin partisi CHP’ye karşı tezlerini hatırlayalım.
- Osmanlı çok etnik kimlikli bir imparatorluktu. Osmanlı üst kimliği Müslüman ümmetiydi. Kurtuluş Savaşı’nı ümmet verdi. Ümmetin içerisinde Kürt, Arap, Arnavut, Laz, Çerkes ….(ve bir miktarda ) Türk vardı.
- Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ümmetin zaferini çaldı.
- Halifeliği kaldırıp laik devlet kurarak ortak payda ve gerçek üst kimlik olarak İslam’a ihanet ettiler. Halifeliği kaldırdığı ve ulus devlet inşasına giriştiği için Kürtler isyan etti.
- Lozan Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Musul ve Kerkük’ü alamamıştır. Lozan başarı değil hezimettir.
- Türkiye Cumhuriyeti yanlış temellerde kurulmuştur. Bütün sorunların anası CHP zihniyetidir, laik ulus-devlettir.
AKP zihniyeti, siyasal İslamcı tezlerinin hayatta doğrulanmamasından, Ortadoğu’da oynayan taşlardan en büyük zararı Türkiye’nin görmesinden ders çıkardı mı? Davutoğlu’nun gidişi ile Türkiye’nin gerçek çıkarlarına uygun politikalar oluşturulmaya başlandı mı?
Darbe girişimi öncesi AKP’lilerin bile kafasını karıştıran dış politika hamleleri arka arkaya geliyordu.
Rus uçağını düşürmeyi zafer gibi birbiri ile yarışarak açıklayan cumhurbaşkanı başbakan görüntülerinden Rusya’dan özür dilenmesi aşamasına gelinmişti.
israil ile yıllardır süren gerginliğin tek getirisinin 20 milyon dolarlık bir tazminat olması, üstelik bunu da İsrail-Rum gazının taşımasına destek için yapıldığı İslami çevrelerde bile infiale sebep oluyordu.
Suriyeli mülteci sorunu, PYD-ABD işbirliği, Işid vs derken artık Suriye politikasını hiçbir AKP’li dahi savunamıyordu.
Sonra “Allah’ın Lütfu” geldi.
Ordunun ve devlet bürokrasisinin içinde AKP’nin Türkiye’yi Ortadoğu’da daha büyük ve kanlı maceralara atmasını engelleyebilecek hiçbir güç kalmadı.
Musul ve Irak konusuna geçmeden Suriye harekatına bakmak lazım.
Işid’in G.Antep’te bir düğünü hedef alan hain saldırısı gerekçe gösterilerek Türk Ordusu Suriye’ye girdi.
“Bazı Ulusalcı” çevreler tarafından “FETÖ’cüler tarafından geciktirilmiş Kürt koridorunu engelleme için zaruri harekat” gerekçesinin doğruluğunu hiç kimse tartışmıyor.
Tam 29 ekim gününe denk getirerek Barzani Silahlı Kuvvetleri’ni Türk toprakları üzerinden Ayn el-Arap’ta (Kobane) PKK’ya yardım etsinler diye geçiren AKP, Suriye ve Irak toprakları üzerinde bir Kürt Devleti oluşumuna gerçekten karşı olabilir mi?
“Fırat’ın batısına geçmeyin” ifadesi “Fırat’ın doğusunu alın” anlamına gelmiyor mu?
Suriye’de A.B.D. gücü Rusya ile nispeten dengelenmiş ve rejim güç kazanmaya başlamışken ve hatta PYD ile çatışmaya başlamışken, PYD’nin demografik yapıyla uyuşmayan toprak hakimiyeti Araplar ve Dünya’da sorgulanmaya başlamışken zamanlama doğru mudur?
7 Şubat MİT krizi sonrası F.Gülen sözcüsü Cemal Uşak, “Türkiye’nin Suriye’de bir rolü var, o rolü yerine getirmiyor” diyerek Mit hamlesinin gerekçesini açıkladı. ABD defalarda kara gücü siz olmazsanız PKK-PYD’yi kullanırız dedi. Tayyip Erdoğan TBMM açış konuşmasında “DAEŞ’in karşısına PKK/YPG’yi çıkarmaya çalışanları tezleri Fırat Kalkanı ile geçerliliğini yitirmiştir.” derken aslında ABD’nin Türkiye’den istediğini yerine getirdiğini itiraf etmiyor mu?
Türkiye’nin bütün çıkarları Suriye, Irak, İran gibi bölge devletlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı, işbirliği içinde bir dış politika gerektiğini haykırmakta.
Türkiye Cumhuriyeti bölge devletleriyle tam işbirliğine girdiği anda bölgede emperyal politikaların da sonu gelir, IŞİD ve PKK gibi örgütlerin de sonu gelir. Hem bölgeye hem de ülkemize barış ve huzur gelir.
Darbeci güçlerin kirletmeye çalıştığı “Yurtta sulh cihanda sulh “ ilkesi tam da budur.
AKP ne yapıyor?
Suriye yönetimi ile çatışmaya devam ederken Suriye topraklarına Mehmetçiği sürüyor.
Yetmiyor. Lozan tartışması üzerinden Irak sınırını da tartışmaya açıyor. Musul’a yönelik ABD-Kürt operasyonunun asli kara gücü olarak Mehmetçiği kullanmaya niyetleniyor.
Ne uğruna?
Suriye ve Irak’ın parçalanması , toprak ve kaynaklarının paylaşım masasında yer almak için.
Acemi emperyalist masada yer kapmaya çalışırken, sildiği sınırlarla kendi topraklarını masaya yatırır.
Lozan’ı savunmayan kendini Sevr’de bulur.
Not: Dün (4.10.2016) Irak Meclisi Başika’daki Türk askerlerini işgalci güç olarak tanımladı.
16 Ağustos 2016 Salı
SHP’YLE YÜZLEŞMEK!
12 Eylül darbesinin CHP’yi kapatması sonrasında kurulan
Halkçı Parti ile SODEP’in birleşmesiyle oluşan Sosyaldemokrat Halkçı
Parti (SHP)’nin , siyasi tarihimizdeki etkilerini
gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirme, moda deyimle yüzleşme zamanı geldi de geçiyor.
An itibariyle CHP’de yer alan SHP kökenli
siyasetçilerin, bu döneme dair bir
eleştiri-özeleştiri dile getirdiklerine tanık olmadım. Tam tersine o dönemde
SHP içerisindeki konumlarını bir gurur vesilesi olarak dile getirmekteler.
O zaman sormak lazım.
SHP başarılı bir parti miydi?
SHP, (CHP’ye katılırken ) çeyizinde hangi siyasi
başarıları, bu başarılara imza atmış yetenekli politikacıları getirdi?
CHP’nin tekrar açıldığı bir dönemde CHP’ye katılmasa
bile, kendini var edecek parti kitlesinin yüzdesi kaçtı? Bu kitle CHP tabanını
ne kadar büyüttü?
26 Mart 1989 yerel seçimlerinde başta İstanbul,
Ankara, İzmir olmak üzere 39 il belediyesini kazanan, il genel meclisi
seçimlerinde % 28,8 oy almayı başaran
SHP, iki sene sonra yapılan 1991 genel seçimlerinde oylarını % 20’lere düşürdü.
SHP’de üst düzey yöneticilik ve vekillik yapan bir
siyasi büyüğümüze sordum:
“ SHP’nin oy kaybının sebebi İSKİ skandalı mıydı?
Yoksa Halkın Emek Partisi (HEP*) ile yapılan seçim ittifakı mıydı?”
Sözü epey dolaştırdıktan sonra ;
“Batı’da bu işbirliğini anlatamadık. HEP’le yapılan
işbirliği oylarımızı düşürdü” dedi.
1991’de koalisyon ortağı olan SHP, koalisyona Demirel’den
sonra Çiller’le de devam etti.
1991-1995 arası yaşanan siyasi depremlerinden
bazılarını hatırlayalım.
· Uğur
Mumcu’nun öldürülmesi
· Madımak
katliamı
· HEP’li
milletvekillerinin tutuklanması
· Behçet
Cantürk, Savaş Buldan, Namık Erdoğan
cinayetleriyle başlayan, Susurluk’ta açığa çıkan Gladio’nun en kanlı ve güçlü
dönemi.
· 1994
ekonomik krizi.
Tüm bu karanlık tablonun altında SHP’nin imzası
durmaktadır.
SHP
aynı seçim-yasama dönemi içerisinde, hem Kürtçü siyasi hareketle işbirliği yaparak,
hem de Doğu’da PKK’yla mücadele
sınırının aşıldığı, hukukun ve insan haklarının hiçe sayıldığı dönemin hükümet
ortağı olarak, Doğu’da
ve Batı’da aynı anda kaybetme becerisini göstermiştir.
Alevilerin de kendini sahipsiz hissetmesi,
çaresizliği de bu siyasi basiretsizliğin bonusu olarak hanesine yazıldı.
Yine bu dönemde SHP’ye başkan olmak için Ankara
Büyükşehir Belediyesi başkanlığından ayrılan Murat Karayalçın sayesinde tam 21
senedir Melih Gökçek Ankara’yı parsel parsel satıyor.
SHP yüzleşmesi yapılmadığı için, bu siyasetçiler ve
anlayışları CHP’de karar verici
mekanizmalarda önemli bir yer kaplıyorlar.
SHP’nin kafa karışıklığı, yalpalamaları CHP’ye
taşınıyor.
Bir bakıyoruz ki siyasi dehalarıyla CHP’yi HDP
mitinginin figüranı haline getiriyorlar. Hemen arkasından da “Öcalan posteri
açılınca alandan çekildik, Demirtaş da konuşmayacaktı” gibi açıklamalar
yapıyorlar.
CHP gençliği Kobane’ye gidiyor, Genel Başkan şehit
cenazesine…
Tarihten ders almazsak, SHP’nin sonundan beter
olacağız.
(*) HEP’i şimdiki BDP-HDP olarak da okuyabilirsiniz.
-----
Darbe döneminin zor koşullarında siyasette binbir
riskle görev alan SHP’li parti emekçilerini,
kişisel olarak yıpratma gibi bir amacım
yok, onlara saygım sonsuzdur.
6 Nisan 2016 Çarşamba
LAİKLİK EKMEKTİR
Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın Milli Görüş gömleğini giydiği yıllarda “hem Müslüman hem laik
olunmaz, millet istedikten sonra laiklik tabii ki elden gidecek” konuşmaları
herkesin hafızasında. “Tayyip’in partisi” AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı
olmakla mahkum edilmiş bir yapıdır.
Amaçlanan
laikliği yıkmaktır.
Peki
laiklik yıkılırsa ne olacak?
Türkiye
Cumhuriyeti’yle, Dünya’da pek çok devletten çok daha önce elde edilmiş kadın
hakları yok edilecek. Kadının özgür birey olma hakkı, eğitim hakkı, serbestçe
çalışma hakkı, medeni kanundan kaynaklanan tek eşlilik ve miras hakları elinden
alınacak. Kadın Bakanlığı’nın adını son dakikada Aile ve sosyal politikalar
bakanlığı haline getiren zihniyet, kadına erkeğin ve erkekçi zihniyetin
hükümranlığı altında ve onun izin verdiği kadar hak ve özgürlük tanıyacaktır.
Yanında bir aile erkeği olmadan toplu taşıma aracına binen Özgecan’ları tecavüz
edilerek öldürülmeye götüren zihniyet budur. Erkeğin şiddetinden
boşanarak kurtulmaya çalışan, ekonomik ve sosyal özgürlüğünü isteyen kadınların
hergün öldürülmesinin sebebi, bu zihniyet kodlarındadır.
Kadın
için laiklik, yaşamsal haklarıdır, özgürlüğüdür, ekmeğidir.
O
yüzden 28 Şubat’ta başörtüsü eylemlerinin öncülerinden olan ilahiyatçı Hidayet
Şefkatli Tuksal bile AKP’nin 13 yıllık uygulamaları sonrası: “ Kimsenin
kendi anlayışını 'gerçek din' diye dayatma hakkı yok, laiklik bunun
için gerekli” diyor.
Yine
Hidayet Şefkatli Tuksal "çocukların ağzından burnundan din tepiliyor ama
dinden soğuttuk" demektedir.
Laiklik
sadece kadınlar için değil özgür düşünce, sanat ve özgür bilim için şarttır.
1,5 milyarlık İslam dünyası, değişmez, donmuş kalıpların yol göstericiliğinde
ne kadar sanat bilim demokrasi üretebilmektedir?
“Hikmetinden
sual olunmaz” anlayışıyla felsefenin ve bilimin , “yaratıcılık Allah’a
mahsustur” anlayışıyla sanatın cendereye alındığı, eğitimin
dinselleştirildiği ortamın insan kalitesini eski AKP’li bakan Bayraktar “Türkiye’nin Müslüman bir ülkedir, mucitler ve
“kalem efendileri” çıkaramaz ama bir “ara eleman ülkesi” olmak için
çabalayabiliriz” diye itiraf ediyor.
Halbuki
aynı Müslüman Türkiye, aydınlanma devrimi yıllarında Aziz Sancar’ları, Oktay
Sinanoğulları’nı, Gazi Yaşargil’leri yetiştiriyor, yetiştirdiği bilim
adamlarıyla 2015 yılında Nobel bilim ödülünü Atatürk’e sunulmak üzere ülkesine
getiriyor.
Laiklik,
aydınlanmadır, özgür düşünce ve bilimdir, teknolojidir.
Aydınlanmanın
özgür düşüncenin, bilimin sanatın boğulduğu yerde, eğer topraklarınızdan
petrol veya altın madeni fışkırmıyorsa ekonomi çöker.
Laiklik
ekmektir.
Ömrünü
İslamcı bir devlet yapısına kavuşmak için mücadele ederek geçiren AKP’li yazar
Levent Gültekin aynen şunları söylüyor:
“Ben de
zamanında Kemalizme tepki duyardım. Ancak bugün Cübbeli Ahmet Hoca gibi
tipleri görünce yapılanlar iyi ki yapılmış diyorum. Onlar
yapılmasaydı Afganistan gibi olurduk.
Bütün
İslamcı yazar, din alimi, kanaat önderleri gerçek İslamı yok ettiler. Herkes
kendi ruhundan gelen hastalıklı yapıyı İslam’a kattı.
Laiklik
şu anda Türkiye’nin en önemli değeri haline geldi. Dindarlar eğer dinlerinin
pespaye siyasetin elinde malzeme olmasını istemiyorlarsa laikliğe sahip
çıkmaları lazım. “
Bu
örnekleri çoğaltabiliriz.
Laikliğin gerçek ve samimi Müslümanlar
yaratılmasının da en önemli kaynağı olduğunu eski İslamcılar bile anlamışken,
Ana muhalefet partisi aydınlanma devrimini yaratan kökleriyle barışıp,
sekulerizm vs diye eğip bükmeden laiklik bayrağını yükseltmek zorundadır.
AKP'ye benzeyerek değil, ayrışarak topluma umut olunabilir.
Etiketler:
atatürk,
aydınlanma,
islam,
kemalizm,
laiklik
6 Mart 2016 Pazar
REFERANDUM: VASATIN KRALLIĞI
Anayasa’nın, anayasayı uygulama görevini verdiği
Cumhurbaşkanı, mevcut anayasayı tebdil, tağyir ve ilga çalışmalarına son sürat
devam ediyor. Bunu da parlamenter rejimi
bekleme odasına aldığını, mevcut sistemin fiili olarak değiştiğini söyleyerek
açıkça yapıyor.
Hem parlamento, hem yürütme organı, kendi
varlıklarını ortadan kaldırmaları için büyük bir baskı altına alınmış durumda. Bu
anlamda mevcut AKP iktidarı ve parlamento grubu intihar bombacısı görevini
yerine getiriyor. Hem kendilerini, hem de rejimi imha edecekler.
400 milletvekili verilmediği için huzursuzluk içinde
zorla sürüklendiğimiz bu yolda en önemli koz olarak referandum kullanılıyor.
Doğrudan demokrasi aracı olarak gösterilen
referandum- plebisit genelde tam tersi işlev görmüş. Dünya siyaset tarihi,
referandumun totaliter rejimlerin elinde, muhalefeti hiçe sayarak, yönetimin
isteklerini hukuka uydurmanın kılıfı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Referandum; “Millete gidelim, vekiller değil,
asiller karar versin” gibi popülist söylemle pazarlanıyor, pazarlanacak.
Karşı argüman geliştirmek için öncelikle temel
nirengi noktalarını saptamak lazım.
Birincisi anayasanın temel yasa olma niteliğidir. Bu
nedenle anayasalar toplumsal mutabakatla yazılması gereken ve kolaylıkla
değiştirilemeyen metinlerdir.
Vekil- asil karşılaştırmasında milletvekilleri
alenen aşağılanmaktadır.
Her ne kadar aralarında parti başkanlarının
sultasında, “ceketimi göstersem seçilir “ anlayışıyla seçilmiş insanlar olsa da
T.B.M.M. üyeleri kıymetlidir. Türk milletinin vekilleri, T.C. numarasıyla Milli
Piyango idaresinin yaptığı çekilişle seçilmiş insanlar değildir. Üstün
nitelikleri, becerileri ve siyasi çalışmaları sonucu bizzat milletin temsile yetkili kıldığı mümtaz kişilerdir.
Anayasa metinleri, bir partiye göre değil toplumsal
uzlaşma ile yazılması gereken, kolay değişmemesi gereken metinlerdir.
Bu nedenle, Anayasa’da tek bir madde bile değişecek
olsa, böyle niteliklere sahip parlamenterlerin dahi salt çoğunluğu yeterli
görülmez, 367 sayısı gibi, nitelikli çoğunluk aranır.
Topyekün rejim değişikliği, toptan anayasa
değişikliğinde, referanduma katılanların
salt çoğunluğu çıtası neden yeterli görülsün?
12 Eylül Darbe anayasası % 92 ile kabul edilmişti.
Mademki rejim değişecek, o zaman referandumda mevcut
tüm seçmenlerin % 70’inin oyunu istemek en tabii hakkımızdır.
Dünya lideri, Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip
Erdoğan’ın karizması ve ikna gücü Kenan Evren’den zayıf mıdır?
55 milyon seçmen varken, cumhurbaşkanının 21
milyonla seçilmesi gibi bir netice ile rejim değiştirilemez. Bunun aksine bir zorlama referandum boykotu
ile karşılaşabilir.
Mısır’da
Mursi Anayasası referandumuna ancak halkın % 38’i katılmıştı.
Katılanların % 98’inin evet demesi Mısır halkının gözünde o metni anayasa
yapmadı. (*)
Komplo teorileri ve din olgusuyla ağır algı
operasyonlarına maruz kalmış halkın vasati çoğunluğundan meşruiyeti çok
tartışmalı bir rejim kurmaya çalışmak, vasatın krallığı olacaktır. Türk milleti
bu krallığı sırtında taşımayacaktır.
AKP zihniyetinin, oyuncak arabayı bozup, kırıp,
pilini çıkarıp, sonra da çalışmıyor, bana yenisini alın diyen şımarık oğlan
çocuğu hali toplum nezdinde teşhir
edilmelidir.
(*) (darbe çağrısı yapmadığımı, zinhar ima bile
etmediğimi belirtmeyi bir görev sayıyorum.)
18 Şubat 2016 Perşembe
GÜVENDE OLMADIĞIMI BİLDİRİYORUM
17 Şubat 2016 akşam saatlerinde Ankara’da bombalı
araçla yapılan terörist saldırıda resmi rakamlara göre 28 canımızı kaybettik,
60’ın üstünde yaralımız var. Onları parçalayan, yakan bomba yüreğimizi dağlıyor.
Ambulanslar bile hareket etmeden ışık hızıyla “yayın
yasağı “ alan AKP iktidarı sayesinde gerçek rakamlara hiç ulaşamama ihtimalimiz
çok yüksek.
Facebook bu saldırı sonrası “Güvenlik Durumu
Kontrolü” uygulamasına geçmiş. Türkiye’nin başkenti Ankara’da patlama başlığı altında
“güvende olduğunu bildir” butonu koymuş. Bu butona basan arkadaşlarım
“güvendeyim” demişler.
Hayır!
Ben, ailem, dostlarım, bu yazıyı okuyan sizler, güvende
değiliz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde, Devlet
mahallesinin göbeğinde, Meclis’e, Başbakanlığa 300-500 metre mesafede
askerlerimiz, askeri kurum personelimizin onlarcası katlediliyorsa,
“güvendeyim” diyemeyiz.
AKP döneminde “yurtta barış, dünyada barış
“düsturuyla hareket eden tecrübeli diplomatlar, statükocu monşerler denilerek,
aşağılanarak dışlandı.
Pro-aktif İhvan anlayışının dış politikası sayesinde
Dünya’nın en azılı suçlularının, teröristlerinin geldiği, bizzat iktidar eliyle
korunup kollandığı bir devlet haline getirildi. Irak’ın idama mahkum ettiği
Haşimi, Hamas lideri ve militanları ile başlayan süreç, Suriye’ye binlerce eli kanlı mürteci
ithalat-ihracatına evrildi.
Suriye’de Rusya destekli rejim güçlerinin
sürmesiyle, bu karanlık ruhlar mülteci
kisvesiyle Türkiye’de konuşlandılar.
AKP hala bol
din menkibeli Ensar masallarıyla halkı kandırmaya devam ediyor ama Türkiye
artık bir terörist yuvası haline getirilmiştir.
AKP, Büyük
Ortadoğu Projesi’ndeki rolüyle bölgede pekçok ülkenin içişlerine karıştı.
Vebalini bizler ödüyoruz.
Bizler de etkin bir muhalefet gücü oluşturamadığımız
için, iktidarda olmasak bile engelleme- caydırma gücünü kullanamadığımız için
suçluyuz. Böyle vahim bir olayın yaşandığı akşamda Tarafsız Bölge programına
katılan CHP’nin dışişlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşıyan kişi, “Meclisi,
Genelkurmayı, Devlet kurumlarını güvenli bölgeye taşıyalım, mademki terör var,
devletimizin de parası var” gibi üstün zeka ürünü cümleler kurabilmekte!
AKP’nin en köşeye sıkışmış olduğu esnada dahi maalesef bu abukluklar karşısında
AKP’nin eski milletvekili, resmen Öztürk Yılmaz’la dalgasını geçti. Oturduğu
makama mı yanayım, verdiğim oya mı? Bilemedim!
Neyse, konunun özüne dönelim.
Devletin vatandaşına karşı görevinin en başında, can
ve mal güvenliğini sağlamak gelir. Arkasından ise sınırlarını korumak ve adalet
ve hukuku sağlamak! Vergi bunun için verilir.
(Yol, elektrik, su, okul, sağlık hizmeti gibi
şeyleri saymıyorum çünkü bunların hepsi, sahip çıktıkları Özal döneminden
başlayarak zaten para ödeyerek aldığımız hizmetlerdir, Devlet bedava yapması
gereken hizmetleri fahiş rakamlarla satmaktadır. Hatta adalet hizmeti bile AKP
döneminde parası olanın ulaşabileceği bir lüks haline gelmiştir)
AKP kaymak tabakası hala kendilerini güvende
sanabilirler ama yakın bir gelecekte ancak kalın duvarlarla çevrilmiş Getto’ların
içerisine hapsolarak yaşamak zorunda kalabilirler. Aynen Bağdat’taki gibi…
Güvenlik bürokrasisi ve MİT, AKP’nin hedef
gösterdiği kurum ve kişilerle uğraşmayı bırakıp, Türkiye’ye yönelik tehditlere
odaklanmalıdır. Partili değil, MİLLİ olmalıdır.
İçerisine düşürüldüğümüz kaos, devletin varlığını
sorgulatmaya doğru gitmektedir. Canımızı, malımızı koruyamayan, hukuk
güvenliği, adaleti olmayan bir yapı, ne Türk tipi,ne de çağdaş demokrasi
anlamında devlet olarak adlandırılamaz. Bu yapının vatandaştan aldığı
paranın adı da vergi değil, başka bir
şeydir. Adını siz koyun.
10 Şubat 2016 Çarşamba
ÇÖPTEKİ RESİM DEĞİL REJİMDİR.
İki aya yakın süredir Aylin Nazlıaka’nın ismi
etrafında dönen, bir CHP’li vekilin, meclis odasındaki Atatürk resmini indirmesi hatta çöpe atması
vakası CHP tarihinin utanç listesinde 1 numara olma yolunda. Rivayete göre Neo-Mevlana vekilimiz eylemini
gerçekleştirirken “yeni şeyler söylemek
lazım” demiş.
Haklıdır, Yeni Türkiye’nin, yeni-yapıcı muhalefetinin
yeni vekiline eski şeyler yakışmaz.
Eski olan, sadece
Atatürk değil, kurucusu olduğu laik üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Sayın Vekile önce basit kitabi bilgi;
Üniter devlet, tek bir ülke üzerinde,
tek bir milletin, tek bir egemenliğe ve hukuka tâbi olduğu devlet şeklidir. Milleti teşkil eden insanların millet
unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz.
Üniter devlette “toplumlar veya
“cemaatler” temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık
yaratılamaz.
Sayın
Vekil Türkiye’de tek bir milletin, “Türk milletinin” olduğunu söylemenin çok
faşistçe olduğunu düşünüyor. Türk milleti tanımındaki Türklüğün, baskın etnik
grubun adı olduğunu ve diğer etnik kökenlerin
asimilasyonu için kullanıldığına inanıyor.
Atatürk
milliyetçiliğini ırkçı kafatasçı bularak ağzına dahi almıyor.
Adına
Türkiye denmesini dahi sorunlu bulduğu bu toprak parçasında “öbek öbek halkların” olduğunu savunuyor ve bunların
kardeşçe yaşaması temennisi için sık sık “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diye
haykırıyor.
Halkların
kardeşliğinin asıl teminatının Türkiye
Cumhuriyeti’nin vatandaşlığında birleşmek, hep birlikte “Türk milleti olabilmek
” olduğu fikri, kendisine yıldızlar kadar uzaktır.
Ülkesi,
milleti, egemenliği ve hukuku ile “faşist tekçi zihniyete” karşı olan aslan
sosyaldemokrat vekilim, doğal olarak çokluğu istemektedir. Çok uluslu, çok
dilli, çok meclisli, çok hukuklu olunca özgürlükçü demokrasinin
gerçekleşeceğine iman etmiş durumda. (Burada bir atasözümüz aklıma geliyor ama…
neyse)
Çoklu
(ortak) vatana da itirazı yok, özerklik, federasyon, konfederasyon hepsi uyar,
yeter ki şu demode ulus devlet olmasın!
Sayın
Vekil Avrupa Birliği’ndeki yerel yönetim özerklik uygulamalarının demokrasisi
ve ekonomisi son derece güçlü olan İspanya, İtalya gibi ülkelerde dahi
ayrılıkçılığı körüklediğini, Avrupa’da birkaç devletin haricindeki devletlerin
“Site-devletler” haline geldiğini görüyor mu? Üç-beş milyonluk güçsüz
Site-devletlerin sonuçta Avrupa Birliği’ni Almanya-Fransa İmparatorluğu’na
dönüştürmesi hakkında ne düşünüyor ki; kayıtsız şartsız A.B. Yerel Yönetimler
Özerklik Şartını aynen kabul edeceğiz, hiçbir çekincemiz olmayacak diyor?
Sayın
Vekil, “laiklik tehlikede değildir” diyen başkanı gibi düşündüğünden AKP’nin
laiklik karşıtı tüm uygulamalarına karşı ağzını açmıyor. Kendi partisindeki
laikliği savunan insanları, partisinin oy artırmamasının sorumlusu olarak görüp
“laikçi” diye aşağılıyor. Ortadoğu’ya Dünya’nın bakışının değiştiğini, “ılımlı
İslam” projesinin alaşağı olduğunu görmüyor. CHP’nin boşalttığı alanı
Ortadoğu’nun laik güçleri olarak PKK-JPG’nin
peşmerge kıyafetli kadın militanlarının Fransız moda dergilerinin
kapaklarındaki resimleri dolduruyor.
AKP’nin Cemevlerini koçbaşı yaparak kırmayı düşündüğü
Devrim Yasası; Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nu kaldırma girişimine
Sayın Vekil destek verecektir. Cemevlerinde kurulan masaların altına verdiği
vekillik koltuğunun diyeti, dedelere maaş, bedava elektrik-su olacaktır. Bu
arada bin türlü irtica yuvası da açılmış
olacakmış, ne gam! Maksat özgürlükçü demokrasi.
CHP’nin
göbek adı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’dir. Yani Haklarımızın
Savunulması. Kimin hakları? Türk
milletinin hakları.
Tayyip
Erdoğan’ın açıkça “rejim değişikliği masası” olarak kurduğu yeni anayasa
masasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini, Türk milletinin haklarını
bu vekil mi savunacak?
Gelelim
asıl meseleye. Resmin çöpe atılması olayını duyduğumuzda her birimizin aklından
bunu yapabileceğini düşündüğümüz kaç isim geçti?
Bu
vekil sadece Necati Yılmaz mıdır?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)