2 Ağustos 2018 Perşembe

SİYASETİN MERKEZİNDEKİ BOŞLUK


Her seçim sonrası  alınan oy oranından  hayal kırıklığına uğrayan CHP’liler,  genellikle söze “Solun bu ülkede oy potansiyeli bu kadar. Başka kesimlerden oy almalıyız” diye söze başlayıp “CHP daha sol, sosyalist olmalıdır “ diyerek bitirmekteler.

Peki, bu saptamaların başı ile sonu mantıksal olarak uyumlu mu?

“Başka kesimlerden oy almalıyız” kısmında murad edilen kendini sağ, muhafazakar  Müslüman olarak ifade eden kesimlerden oy alma niyeti olduğuna göre Müslüman’ın sola bakışını oluşturan dini referans, bu referansların oluşturduğu düşünce yapısına bakmamız lazım.

Kuran-ı Kerim ve Hadislerde sağ ve sol kavramlarının kullanımına ait birkaç örnek vereyim (*) :
Sağın şerefi, Kur’an-ı kerimde de bildirilmektedir. (Vakıa) suresinin 8. âyet-i kerimesinde (Eshab-ül-meymene), 9. âyet-i kerimesinde(Eshab-ül-meşeme) ve 91. âyet-i kerimede ise (Eshab-ı yemin) için selam, (Cennet) ehli olduğu müjdesi verilmektedir.
Meymene, sağ, sağ kol, sağ taraf, bereket gibi manalara gelir. Eshab-ı meymene, sağcı demektir. (Cennete gidecek mesudlara verilen ad)
 Meşeme, sol, sol kol, sol taraf, uğursuzluk gibi manalara gelir. Eshab-ı meşeme, solcu demektir. (Cehenneme gidecek bedbahtlara verilen isim)   
Sağın, sola göre üstünlüğü vardır. Bir yere giderken, yol ikiye ayrılırsa, soracak kimse de yoksa ne yapmak gerekir? Hadis-i şerifte,(Karşınıza iki yol çıkarsa, sağdan yürüyün) buyuruldu. Mubah işlerde sağdan başlamalıdır! (B. Arifin)

Her insanın omzunda iki melek bulunur. Sağdaki sevabı, soldaki günahları yazar. Sağdaki, soldakinin amiridir. İyilerin hesap defteri sağdan verilir, kötülerinki ise soldan verilir.

Müslümanın evine ve odasına girerken, helâdan çıkarken, sadaka verirken, yemek yerken, su içerken sağdan başlanır.

Taharetlenirken,  helâya girerken, sümkürürken soldan başlanır  (İmam-ı Nevevi)

Google’da bu konuda kısa bir gezinti yapmak sizlere bu konuda çok daha fazla bilgi verecektir.

Bu islami söylem ve geleneğin insanlarımız üzerindeki etkisine yaşamımdan bir örnek vereyim.
Ankara’nın bir köyünde solak doğmuş olan annem, baskı ve dayakla sağ elini kullanmaya alıştırılmış. Yemeği sağ elle yer, kaneviçeyi solla işler. Kendi beyninin solu kullanmak için direnmesine rağmen solak doğan kardeşimi de sağ elle yemeye zorlayarak alıştırdı. Çünkü sol elle yemek mekruhtur.

Biz “sol, inadına sol, daha da sol” dedikçe zihinsel kodları bu şekilde oluşmuş mübarek halkımızın gözünün önünde beliren resmi görebiliyor musunuz?
Üstüne üstlük CHP’nin bir önceki seçim kampanya şarkısı “ BİR ISLIK DA SEN ÇAL” dı.  Müslüman halkımıza göre  topluca şeytan çağırılıyordu.

Peki ne yapacağız?

Burada durup CHP’nin tarihine bakalım.

1900’lerin başı, feodal ve monarşik sistemlerin yıkıldığı, milliyetçilik,  sosyalizm  düşüncelerinin tüm dünyayı değiştirdiği  dönemdir.

4000 civarında kitap okumuş olan Mustafa Kemal Atatürk, CHP’yi ve zafer sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken  sol,  sosyal demokrasi, sosyalizmden habersiz miydi?

Mustafa Kemal Atatürk ,  tarihsel süreçten ve tüm siyasi akımlardan Türk Ulusuna uygun sentez yaratmaya çalışmıştır.

Devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, devrimcilik ilkeleriniz varken, bunları özümseyerek uyguladığınızda,  ayrıca sol, sosyal demokrat demeye ihtiyacınız yoktur. Sol düşünce bu ilkelerin içindedir.

Sosyalizm tehdidinin ortadan kalktığı günümüz dünyasında sağ-sol kavramlarının da içi boşalmıştır. Solculuk, sınıfsal niteliğini yitirmiş, etnik ve mezhepsel azınlıkların taleplerinin savunucusu haline gelmiştir. Bunun ilericilik mi gericilik mi olduğu, emperyalizme hizmet edip etmediği konusu da asıl tartışılması gereken şeydir.  CHP, sol postuna bürünmüş ayrıştırıcı kimlik siyasetinin her türlüsünü  şiddetle reddetmelidir.

CHP’nin tarihsel olarak en büyük hatası kendini merkezden çekip, “ortanın solunda”  konumlamaya çalışmasıdır.

Devleti kuran partinin yeri, merkezdir.

(*)  Bu alıntının yer aldığı bazı internet siteleri   : dinimiz islam sitesinde  sağ ve sol kavramı,  dini kitablar sitesi , uyanış, ihvanforum vb.


29 Nisan 2017 Cumartesi

KÜRESELCİLERLE ULUSALCILARIN KAVGASI

(Güncel Bakış haber sitesinde 29.04.2017 tarihinde yayınlanmıştır)
Türkiye’de yaşanan ve yaşanacak siyasi gelişmelere sağlıklı bakabilmek için Dünya’daki değişimi doğru tahlil etmek gerekli.
Önce yakın geçmişi kısaca hatırlayalım.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla iki kutuplu dünya sona erdi. ABD dünya imparatorluğunu ilan etti.
ABD İmparatorluğu’nun küreselleşme sürecinde finans, sermaye ve mallar için büyük ölçüde sınırların kaldırılması gerekiyordu. Sınırlarına ve pazarına hakim güçlü ulus devletler küreselleşmenin engeliydi.
Sosyalizm tehlikesi kalmadığı için, sınıflar temelinde siyasi örgütlenme biçimi gereksizdi. Kapitalizmin sosyalizme geçişi engellemekte son kozu olan sosyal demokrasiye ihtiyacı kalmadı.
Yeni Dünya düzeninin siyaseti,  kimlikler, mikro milliyetçilikler ve din temelli olacaktı. Birleştirici değil, bölücü siyaset sürecine geçildi.
Sınıf perspektifini kaybeden Sol ve Sosyal demokrasi ise, kendine azınlık ve göçmen hakları, mikro –milliyetçiliklerin desteklenmesi, çevre duyarlılığı ve yerel yönetim güçlendirilmesi, gibi konuları iş edindi.
Küresel sermaye,  gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfının kazanımlarını bir taraftan işgücünün çok ucuz olduğu ülkelerde fabrikalarını kurarak, hatta fabrika bile kurmadan fason ürettirdiği mallarla budarken, bir taraftan da göçmen getirerek mevcut işini tehdit altında bıraktı.
Uluslararası şirketler,  ülke ekonomilerini aşacak boyutlara geldi.  (Mercedes’in 100 milyar Euro, Apple’in 75 milyar $ dolar ciroları fikir verecektir.)
Küresel sermayenin finans gücü ise, ulus devletlere karşı ekonomik tetikçilik yapan, reel ekonomileri de aşan bir güce ulaştı.
Sonuç ne oldu?
Avrupa Birliği çatısı altında merkezi devletlerin yetkileri zayıflarken, güçlendirilen  yerel yönetimler, Avrupa’nın birliğini değil parçalanmış site-devletçik Avrupa’sını oluşturmaya başladı.
Sosyal demokrasi başta Avrupa’da olmak üzere göçmen politikalarına, azınlık haklarına verdiği destekle,  kapitalizme ucuz işgücü imkanını sundu, ulusal işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarının budanmasına yardımcı oldu.
Ulus devletler,  bazılarında renkli devrimler, bazılarında Büyük Ortadoğu Projeleri, bazılarında da doğrudan silahlı müdahalelerle parçalandı ya da yönetimlerine ABD işbirlikçisi kişiler getirildi.
Sol, Ultra emperyalizmin sınırları yok etme çabalarını eninde sonunda dünya işçi sınıfını birleştirir diyerek mi destekledi bilinmez ama hala yaygın olarak mikro milliyetçilikleri, etnikçilikleri desteklemeye devam ettiği açıktır.
Ancak geldiğimiz an itibariyle küreselleşme bitti!
Küreselleşmenin bitiş gongu da,  başladığı ülkeden, Amerika’dan geldi.
Küreselleşmenin bitişinin ilk emareleri, en büyük zararı verdiği Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelmişti.
Obama döneminde Libya’da öldürülen ABD büyükelçisi olayı ile siyasi İslam’ın ılımlısından ılımsızından vazgeçmişlerdi ve Suriye’de Esad rejimini çökertmekten vazgeçmişlerdi. Suriye’deki boşluğu iyi gören Rusya’nın oyuna dahil olmasıyla Dünya  tek kutuplu olmaktan çıkmıştı.
Ama küreselleşmeye noktayı koyan, Küreselleşmenin temsilcisi Hillary Clinton karşısında, “Önce Amerika” diyen Trump’ın seçilmesidir.
Trump’ın seçilmesinde en önemli  etkenlerden biri, gerçekdışı fon hareketleriyle şişirilmiş finans balonunun patlaması olan 2008  krizinde bankalara 700 milyar dolar para aktaran ABD hükümetinin, otomotiv sektörünün merkezlerinden Detroit kenti sadece 18 milyar dolar borcu için iflasını açıklarken kılını kıpırdatmamasıdır. Çin’de Kore’de otomobil yaptırmak yerine ABD’de üretime devam eden Crysler’in İtalyan Fiat’a satılmasıdır.
Sol tandanslı Obama döneminde finans kapital için yapılanların hiçbiri reel ekonomi için yapılmamıştır.
Trump, ülkede üretilmeyen araçlara % 25 vergi getireceğini açıklayınca, yatırımlar  tekrar  ABD’ye dönme kararı almak zorunda kalmıştır.
Trump’la Amerikan işçisinin ve küçük- büyük burjuvazisinin lehine olarak ulusal sınırlar tekrar yükselmeye başlamıştır.
Küreselleşme karşıtı ulus devlet talebi Avrupa’da da hızla yükselmektedir.
İngiltere’de Brexit ulusal egemenliğinden vazgeçmemek için alınmıştır.  Brexit’in net kaybedeni küreselleşme yanlısı İşçi partisidir.
Fransa seçimlerinde ise, Fransız işçi sınıfı  “solcu “Macron’u değil, Marine Le Pen’i desteklemektedir.
Küreselleşme karşıtları, başta Trump olmak üzere ırkçı, faşist sağcı olarak damgalanıyor. (Toplama milliyetlerden oluşan bir devlette Trump’ın ne ırkçısı olduğu da bir muamma:)
Fransa’da Marine Le Pen’in partisinin adı Ulusal Cephe. Türkiye’de Ulusalcılara faşist denmesiyle ne kadar tanıdık değil mi?
Bu partilerin tamamı, ulusal ekonomi diyor, göçmen sayısı sınırlanmasını,  ulus devlet sınırlarının yükseltilmesini ve ulus devletlerin güçlendirilmesini istiyor, AB’ni sorguluyor.
Hangisi kendi ülkesinin işçisinin yanında? Küreselleşme ve göçmen yanlısı sosyal demokratlar mı? Ulusalcı partiler mi?
Ben bu kavganın yeni bir sistem alternatifi getirdiğini söylemiyorum.    Kavga çok açıktır ki kapitalizm içi bir kavgadır. Hem küreselleşme, hem teknolojik gelişmeler , ekonominin insan için olduğunu ıskalayan bir noktaya gelmiştir.
Ancak bu kavgada sosyal demokrasi ve sol, bir seçenek değildir. Doğası gereğidir!  Sosyalizm tehditi olmadan sosyal demokrasi yaşayamaz.
Tüm Avrupa’da seçimler sosyal demokrat partilerin hezimetiyle sonuçlanıyor.
Dönem, ulus devletlerin yeniden yükseleceği, işçisinin köylüsünün, KOBİ’sinin, yerel burjuvazisinin çıkarlarını gözeten, kendi insanı için ekonomi ve politika üretenlerin dönemi olacaktır.
Avrupa Birliği de bizi parçalayamadan kendini yok edecek gibi görünüyor.
Küreselleşme bitti, sıra bizde.
Tüm dünyada kaybeden sosyal demokrasiyi CHP’de masaya yatırmanın zamanı gelmedi mi?

27 Şubat 2017 Pazartesi

HAYIR KOALİSYON DEĞİLDİR

(Güncel Bakış haber sitesinde 27.02.2017 tarihinde yayınlanmıştır)
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla cumhurbaşkansız  keyfi yönetim getirmeyi amaçlayan referandumda  “EVET” cephesi arasında kaynaşma hızla devam ediyor.
Başkanlık sistemini “koalisyonları engellemek” amaçlı yaptığını söyleyen AKP, aynı anda da MHP ile koalisyon yaptığını ilan etti. Koalisyonları engellemek için koalisyon!  (Kendilerine “HAYIR” kampanyasına verdikleri bu açık destekten dolayı teşekkür etmek lazım.)
Neden “EVET” dediğini açıklama konusunda hiçbir  mantıklı gerekçe getiremeyen MHP üst yönetimi  daha referandum kampanyası başlamadan AKP’nin mitinglerine katılmaya karar verdi. İki ayrı parti varlığından bile sözetmek güçleşiyor.
Daha önce Has Parti’yi, Demokrat Parti’yi genel başkanlarını bünyesine katarak  fiilen yok eden AKP, bu sefer de MHP’ye aynı operasyonu yapıyor.
Halen MHP diye bir partiden  söz edebiliyorsak, MHP’nin yok edilmesine direnen gerçek ülkücü muhalifler sayesindedir.
Bir “EVET” cephesi, bir “EVET” koalisyonu ortada.
Ancak “HAYIR” diyenler bir koalisyon hatta cephe bile  değildir. HAYIR, dayatılan değişikliğe itirazdır.
Furkan Vakfı’nın başkanı Alpaslan Kuytul’un “HAYIR”  demesinin  sebebi, bu değişikliğin anayasadan laikliği çıkarmaması, şeriatı getirmemesidir.
HDP’nin “HAYIR”  demesinin sebebi, bu değişikliğin MHP ile yapılması, federasyon- özerklik getirmemesidir.
Saadet Partisi’nin “HAYIR” demesinin sebebi Şura suresi’nin dikkate alınmaması olabilir.
TKP’nin itirazı başkadır, Vatan Partisi’nin itirazı başka.
HAYIR’ları birleştirme çabasının faydadan çok zarar üretme ihtimali yüksektir.
CHP’nin  “herkesin hayırı kendine” ve “ bu parti meselesi değil memleket meselesi politikası “ ,  “seçim değil referandum”  stratejileri doğrudur. AKP de bu doğru stratejiyi taklit etmeye çalışmaktadır.
Ancak daha referandum kampanyasının start aldığı toplantıda İstanbul İl Başkanı’nın “Hayır çıkarsa CHP’nin tek başına iktidar yolu açılır, İstanbul’da belediyeyi alırız” sözleri bu politikanın CHP’nin örgütü tarafından anlaşıldığına dair kuşkular yaratmıştır. CHP’yi iktidara getirmek için MHP’li, AKP’li niye HAYIR desin?
Saadet Partisi’nin Erbakan’ı anma toplantısına Kılıçdaroğlu’nun  katılması, kutuplaşmayı azaltacak bir siyasi nezaket örneği olabilir ama Temel Karamollaoğlu’nun genel başkanlığı döneminde  bir araya gelinmesi Sivas Madımak katliamını hatırlatmıştır.  Her iki parti tabanında da pek  “HAYIR”lara vesile bir buluşma olmamıştır. (böyle olmadığını düşünenler lütfen twitterde iki HAYIR’cı Levent Gültekin ile Fatih Yaşlı arasındaki tartışmaya göz atsın)
Biraraya getirmeye, beraber çalışma yapmaya çalışmak  sahada HAYIR’cı gruplar arasında  tartışma , ayrışma yaratabilir. “Herkesin Hayırı Kendine” felsefesini terk etmeden ,  her grubu güçlü olduğu bölgelerde çalışmaya teşvik etmeli,  bu çalışmayı kolaylaştıracak salon, lojistik vs. desteğin verilmesi, sandıklara beraber sahip çıkılması gibi dayanışmalarla yetinilmesi daha doğru olacaktır. Bu da bir il başkanlarının oluşturacağı  koordinasyon kurulu şeklinde yapılmalıdır.
HAYIR’ın başarıya ulaşması, dayanışma ruhunun yumuşattığı iklimde siyasette yeni pencereler, fırsatlar açabilir. Ancak karşımızda bir kutuplaştırma, böl-yönet ustası olduğunu unutmayalım.
Erken açan bahar çiçeklerini soğuk vurma olasılığı yüksektir. Soğuk yiyen çiçekler de meyve vermezler.

3 Şubat 2017 Cuma

CUMHURBAŞKANSIZLIK SİSTEMİ


AKP’nin yıllardır istemiş olduğu Başkanlık sistemi isim değiştirerek Türk milletine dayatılıyor.
Başkanlık  değil Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiymiş.
Devlet Bahçeli’nin dahiyane buluşu olarak pazarlanan bu ismin AKP tarafından kabul edilmesinde, zihinlerde  Başkanlığın federasyonla eş çağrışım yaptığını bilmelerinden kaynaklanıyor. 15 yıldır yaptıkları bütün algı operasyonlarında başarılı olmalarına güvenerek basit bir isim değişikliğiyle bu algıyı kıracaklarını sanıyorlar.
Cumhurbaşkanlığı sistemi de çok basitmiş. Anayasadan Başbakan ve Bakanlar Kurulu yazan yerleri çizip yerine Cumhurbaşkanı yazınca, bir de partili olsun deyince iş bitiyormuş.
Tek kişilik Hükümet!
Aslında tek kişinin kararının hızı kadar, bir yığın gereksiz istihdamı ortadan kaldıracağı için devlete tasarruf getireceğini düşünerek destekleyebilirdik. Ancak getirilen sistemde ne başkan yardımcılarının sayısı belli, ne de bakanların. En son 2016 Mart’ından bulabildiğim bilgiye göre danışmanların sayısı bile 23. Ayrıca başkanlık hayalleriyle yapılan Beştepe Sarayı’nın Cumhurbaşkanının ağzından açıklanan 34.000 m2’lik kapalı alanı düşünülürse tasarruf amaçlanmıyor, bu çok açık.
Bakanlar (ister seçilmiş vekil isterse arzulanan sistemdeki gibi atanmış olsun,) yine var, dolayısıyla başkanla bir araya geldiklerinde yine “Bakanlar Kurulu” oluşmuş oluyor. O zaman tek fazlalık Başbakan mı?
Burada amaçlanan alınan kararları, çıkarılan yasaların, anayasaya ve rejime uygunlunu denetleyen cumhurbaşkanından kurtulmaktır. Vesayetçi sistem demelerinin özü budur.
Cumhurbaşkanı partili ve icracı olduğunda ise gerçekte  biz  “cumhurbaşkansız” bir sisteme geçmiş olacağız.

Parlamenter sistemde başbakan siyasetçidir, cumhurbaşkanı ise devlet adamı!
Türkiye’ye dengesini kaybettirecek olan, parti devletine dönüştürecek olan şey devletin başındaki kişinin devlet adamı olmamasıdır. Bu en büyük tehlikedir.
Devlet adamı ile siyasetçi arasındaki fark büyüktür !
Devlet adamı yaşatmak için vardır, siyasetçi yaşamak için…
Devlet adamının özel hayatı yoktur, siyasetçi özel hayatı için vardır.
Devlet adamı yakmamak için yanar, siyasetçi yanmamak için yakar.
Devlet adamını hakperestler destekler, siyasetçiyi fanatikler.
Devlet adamı hak ve adalete dayanır, siyasetçi sandığa güvenir.
Devlet adamı birleştirir, siyasetçi ötekileştirir.
Devlet adamı toplar, siyasetçi böler.
Devlet adamı uzlaşmacıdır, siyasetçi insanlar arasındaki ihtilaftan     beslenir.
Devlet adamı sevdirir, siyasetçi korkutur.
Devlet adamı mütebessimdir, siyasetçi mağrur ve asık suratlı.
Devlet adamı öfke ile kalkanın zararla oturacağını bilir, siyasetçi öfkenin de bir sanat olduğunu  sanır.
Devlet adamında tedbir, teenni vardır, siyasetçide cahil cesareti.
Devlet adamı konuşur, siyasetçi bağırır.
Devlet adamı vicdana hitap eder, siyasetçi cüzdana…
Devlet adamı gelişir, siyasetçi değişir.
Devlet adamının düşüncelerinde istikrar vardır, siyasetçi gömlek değiştirir gibi fikir değiştirir.
Devlet adamı tek yüzlüdür, siyasetçi çok yüzlü…
Devlet adamı dik durur, siyasetçi diklenir.
Devlet adamı kendini milletin hizmetine adar, siyasetçi ise millet kendine itaat etsin hatta minnet etsin ister.
Devlet adamı din ile politikayı ayırır, siyasetçi dini politikaya âlet eder.
Devlet adamı liyakate bakar, siyasetçi sadakate.
Devlet adamı “hayır” diyebilenleri sever, siyasetçi  “evet efendim” cileri…
Devlet adamı millete hesap verir, siyasetçi     seçmenine…
Devlet adamı emin adımlarla ilerler, siyasetçi zikzak çizerek yürür.
Devlet adamı uzun vadeli düşünür, siyasetçi günlük yaşar.Devlet adamının etrafında vatandaşlar vardır, siyasetçinin yanında yandaşlar…
Devlet adamı vatan tutar, siyasetçi taraf tutar.
Devlet adamının adı ebedî kalır, siyasetçi koltuktan düştüğü gün kaybolur.  (*)
Referandumda evet çıkması halinde Türkiye, devlet adamı cumhurbaşkanını kaybetmiş olacaktır,
Süleyman  Demirel’in siyasetçi olduğu günlerde sadece kendisini ve partisini düşünerek 12 Eylül’e giden yola katkısı büyüktür, ancak aynı Süleyman Demirel cumhurbaşkanlığında gösterdiği devlet adamlığıyla geçmişteki en büyük siyasi rakibi olan Bülent Ecevit’in ve tüm Türkiye’nin takdirini kazanmıştır. Cumhurbaşkanı olan kişi, siyasetçilikten devlet adamlığına evrilebilmelidir. Mutlaka tarafsız olmalıdır. Yapamıyorsa başbakanlık koltuğuna geri dönmelidir.
Devletin başının siyasileşmesine, fiili durumların normalleştirilmesine HAYIR demek hepimizin borcudur!

(*) Devlet adamı siyaseti farkları Kaynak: Devlet adamı-siyasetçi – Ahmet SEVGİ


4 Ocak 2017 Çarşamba

EVİNDE LAİK OL ULAN!


Kapkaranlık geçen 2016’yı geride bırakmanın sevincini, 2017’ye dair içimizde uyanan ümidi daha bir saat sonra terör saldırısı tuzla buz etti.
Bir yılı aşkındır terör saldırılarına uğrayan ülkemizde bu saldırının ayırıcı özelliği, yılbaşı kutlamanın kafirlik olduğu kampanyası eşliğinde yapılmasıdır.
Dinci yandaş basında başlatılan bu kampanyaya Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hutbe ile destek vermesi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara kültürel değerlere uymadığı için yılbaşı kutlaması yapılmaması talimatı vermesi, bu kampanyanın iktidar cenahınca yürütüldüğünü göstermektedir.
İstiklal mücadelesi veriliyorsa “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” dinci- laik ayrımını kaşımayı, bir yıla neşe, ümit ve iyi dileklerle başlamaya çalışanları “tekfir” etmeyi niye istediler?
Aynı menzile yürüyenlerin iktidar kavgasının doruk noktası olan 15 Temmuz darbe girişimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi liderliği kadar Türk Ordusu’nun Atatürkçü subaylarının direnci, Fethullahçı güçlerle savaşıyla engellendi.
Arkasına birtakım güçleri almış dine dayalı sistem kurmak isteyen bir cemaat liderine karşı demokrasiyi, seçilmiş bir lideri, parlamentoyu savunmak doğal olarak yapılması gerekendi. Darbe girişiminin yarattığı o iklimde, iktidar cenahı tüm topluma kucaklayıcı mesajlar vermekte, AKP binasına Atatürk resimlerini asmaktaydı. Hatta CHP’nin Taksimde miting yapmasına izin verdiği gibi mitinge ellerinde çiçeklerle katılıyorlardı. Laik ve yurtsever kesim de demokrasi nöbetlerine çağrıların sürekli camilerden yapılmasına, miting alanlarında yapılan bazı dini gösterilere ciddi bir tepki göstermedi.
İktidarın koyduğu isimle Yenikapı ruhu süreci yaklaşık bir ay kadar sürdü
15 Temmuz sonrası medyada yapılan tartışmalarda Ergenekon, Balyoz kumpasları mağdurları, FETÖ’nun gadrine uğrayanlar olarak çokça yer aldılar. Cumhuriyetin kurucu felsefesine dönülmesini, laikliğin önemini ve devlette yandaşlığın, din ve cemaat üzerinden yapılanmanın derhal terkedilmesini, liyakate önem verilmesini dillendirdiler.
Daha Yenikapı mitingi bile yapılmadan darbe tehdidi geçer geçmez, Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan ekranlara Atatürkçülerin çıkarılmamasını yüksek sesle dillendirerek işaret fişeğini attı. “Geliyorum diyen tehlike: Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor!”, “Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!” yazılarını yazdı.
İktidarın eski çizgisine girdiğini gösteren GATA’nın adının Abdülhamit yapılarak, askerin türbanlı kadına hastaneyi teslim etmesi gibi görüntüler gelmeye başlayınca yandaşların cüreti arttı. Fethullah Gülen’ i tekfir edip cemaatçi kadrolaşmaya devam edilmesi gerektiğinin propagandası pompalandı.
Devlette laiklik ve liyakat geçerli olursa dincilerin kazanımları yok olacaktı. Neydi kazanımları? Alnı secdeye değiyor diye makam, mevki ve para sahibi olmaları.
Kifayetsiz muhterisler kendi yetersizliklerini gizlemek için de çok cafcaflı bir tanımlama bulmuşlardı: “Çevrenin merkeze yürümesi”
Bu sayede memlekette ayaklar baş oldu.
Bu dincilerin militan kalemlerinden biri, Diriliş Postası’ndan Erem Şentürk şu tweetleri attı.
“Laiklik yobaz bir tarikattır. “
“Laiklik yoksa liyakat yok demek saçma palavra. Asıl laiklik varsa liyakat yok. Laiklik Müslümanlara düşman sistemdir”
Küstahlığın zirvesi ise;
“15 temmuzdan sonra artık mecburen laik olacağız diye dayatan kesimlere açık uyarı. Geçti o günler. BEDELİNİ AĞIR ÖDERSİNİZ. EVİNİZDE LAİK OLUN”
Evinde laik olmayanlar bedelini ağır ödedi, ödüyor.
Azmettiriciler makamlarda ekranlarda, durumdan vazife çıkaran gönüllü din polisleri her yerdeler.
Reina’daki kafir öldürerek dine hizmet ettiğini zanneden terörist din polisinin cellatlaşmış halidir.
Bu karanlık eylemin dehşetinin diğer terör eylemlerinden daha büyük olması, daha mutedil din polislerinin estirdiği baskı ve terörü hergün yaşamaya başlamış olmamızdandır.
Okullarda küçücük kız çocuklarını başörtüsü takmadıkları için ahlaksızlıkla, erkekleri tahrik etmekle suçluyorlar. Metrobüste kıyafetini dine aykırı bulduğu kadını tekmeliyorlar, parkta yalnız spor yapan kadını dövüyorlar, sergi basıyorlar, heykel kaldırtıyorlar. Kapitalist tüketimin popüler simgesi Noel Baba figürüne dayak atacak kadar akıl ve zekadan yoksun olmaları bile komik gelmiyor, dehşeti toplumun tüm hücrelerine geçiriyorlar.
Yılbaşı kutlamasına karşı kampanyaya destek veren gruplara baktığımızda iktidarın bu tehlikeli oyunu niye oynadığını daha net görebiliyoruz.
Milli Gazete’nin manşetiyle Saadet Partisi- Milli görüşçüler, Alperenler görüntüleriyle Büyük Birlik Partisi. Muhtemelen Hüda-Par vb. hepsi bu kampanyayı destekledi.
İktidar, referanduma giden yolda dini kullanarak AKP-MHP bloğunu irili ufaklı dinci milliyetçi unsurlarla genişletmeyi amaçlamış görünüyor.
Laik kesimin tepkisini çekecek her tür baskı, hakaret, aşağılama yapılmasına karşın, gösterilecek her tepki ve muhalif hareketi de devlet gücü, olmazsa Osmanlı Ocakları, Alperenler vb ile yok etmeyi planladıkları çok açık. Osmanlı Ocakları Başkanı’nın esrarengiz ses kaydı, Binali Yıldırım’ın “kafasını kaldıranların kafalarını eze eze geldik”, Şamil Tayyar’ın makbul Derin Devlet açıklamaları, her tür muhalefeti vatan hainliğine indirgemeleri hayra alamet şeyler değil.
Yılbaşına bu ortamda girdik.
Yılbaşı akşamı Reina’daki hain saldırıyı yapan örgüt ve teröristin tüm Türkiye’ye ve beraberinde iktidara da zarar vermek istediği açıktır.
Şerden hayır doğabilir.
İktidar, sistem değişikliğini yapmak için laik-dinci ayrımını kaşıyarak ateşle oynamayı bırakmalıdır.
Her siyasi görüşün iktidarında, o görüşün aşırılarına, radikallerine gün doğar, gelişmeleri için münbit toprak bulurlar. Radikalleri daima kontrol edebileceğini düşünmek Fethullah Gülen olayından bile hiç ders almamaktır.
Gün, iktidarın kendi siyasi partisinin ve liderinin siyasi ikbalini düşünme günü değildir.
Gerçekten İstiklal Savaşı veriyorsak, gerçekten ulusun birlik ve bütünlüğüne istiyorsak siyasetçi gibi değil devlet adamı gibi davranılması zorunludur.
(Güncel bakış haber sitesinde 4.01.2017 tarihinde yayınlanmıştır)

26 Aralık 2016 Pazartesi

MAYINLI KOLTUK

(Güncel Bakış haber sitesinde 26.12.2016 tarihinde yayınlanmıştır)
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında parlamenter sistemi zorlamaktan vazgeçeceğini açıklamıştı.
Olağanüstü hal tam da istemiş olduğu Başkanlık sistemini uygulamasını sağlıyordu. Bakanlar Kurulu’na daimi başkanlık ediyor, Kanun Hükmünde Kararname çıkarıyor, üstelik Anayasa Mahkemesi de denetlemiyordu. Fiilen ne hukuki ne meclis denetimi çalışmadığı için en fazla OHAL’i uzatarak mevcut pozisyonunu korumaya çalışıyordu.
Bir anda Devlet Bahçeli Başkanlık sistemini gündeme taşıdı.
Anayasa değişikliği metninin yazımı sürecinde Devlet Bahçeli birtakım yetkilere, denetimsizliğe karşı çıkıyormuş gibi bir hava yansıtıldı. Binali Yıldırım’la çay kahve içmeye bile fırsat vermeyecek kısalıkta görüşmelerde varılan mutabakatın metnini beklemeye başladık.
TBMM’ne sunulan Anayasa değişikliği metni, Bahçeli’nin kabul ettiği sistemin, AKP’nin bile hayal edemeyeceği bir TEK ADAM rejimi olduğunu, Devlet Bahçeli’nin ne parlamentonun işlevini ne de denge-fren mekanizmalarını hiç önemsemediğini, tek katkısının tam başkanlık sistemine Cumhurbaşkanlığı ismini koyarak Başkanlığa tepkili halkın kafasını karıştırmaya yönelik kozmetik bir müdahale olduğunu ortaya çıkardı.
Devlet Bahçeli’nin bu olağanüstü hizmet karşılığı olarak Başkan Yardımcılığı (*) koltuğuna oturmayı hedeflediği de artık sır değil.
Şimdiye kadar parlamenter rejimi savunmuş, Başkanlık sisteminin Türkiye için büyük bir tehlike olduğunu söyleyegelmiş Devlet Bahçeli’nin uğruna Türkiye’nin bütün sistemini değiştirmeye çalıştığı koltuğa daha dikkatle bakmak lazım.
Anayasa değişikliği teklifinde Başkan Yardımcısı maddeleri şöyle geçiyor:
“Madde 9: Cumhurbaşkanı, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanları atar ve görevlerine son verir.
Madde 11: Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı Yardımcısı atayabilir ….
Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi bir nedenle boşalması halinde 45 gün içinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılır. Yenisi seçilene kadar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanlığına vekalet eder ve cumhurbaşkanının yetkilerini kullanır. …
Cumhurbaşkanının hastalık ve yurtdışına çıkma gibi sebeplerle geçici olarak görevinden ayrılması hallerinde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cumhurbaşkanına vekalet eder ve cumhurbaşkanının yetkilerini kullanır. …
Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanına karşı sorumludur.
TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer. “
Maddelerin ışığında Başkan Yardımcısı koltuğunun sağlamlığına bakalım.
Amerikan sisteminde Başkan, daha seçim aşamasında Başkan yardımcısını da ilan eder ve başkan yardımcısı tek kişidir. Halk, Başkanla beraber başkan yardımcısını da seçmiş olur. Başkan yardımcısı başkan tarafından görevden alınamaz.
Deyim yerindeyse Başkanın stepnesidir!
Getirilen teklifte ise, Başkan yardımcısı böyle bir güvenceye sahip değil.
Bahçeli’nin Başkan Yardımcısı olarak tek kişi olacağı garanti değil. Kaç kişinin Başkan Yardımcısı olacağı bile belli değil, dolayısıyla gerekli durumlarda vekaletin hangi Başkan Yardımcısında da olacağı da belli değil. Daha da önemlisi bir ay sonra görevden alınmayacağını kim garanti edebilir?
Cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisi konusu, biraz muğlak da olsa anayasa değişikliğinde düzenlenmiş, ama başkan yardımcısının ve bakanların parti ile ilişkisi konusunda herhangi bir düzenleme yok.
Cumhurbaşkanının parti ile ilişkisi devam ettiğine göre, Başkan Yardımcısının da partisi ile ilişkisi devam eder dersek, bu resmen AKP-MHP koalisyonudur. Hani Başkanlık sistemi koalisyonu engellemek içindi? AKP’nin başkanlığa ait temel argümanı en baştan çöker!
Başkan Yardımcısının parti ile ilişkisi olamaz dersek, soru şudur: Bahçeli MHP genel Başkanlığını mı bırakacak, yoksa MHP’yi mi kapatacak?
Devlet Bahçeli, Başkan Yardımcısı atandığında milletvekilliği sona erecek. Mecliste yerine yedek milletvekili geçecek. Yani Başkan yardımcılığı görevinden alınırsa tekrar meclise dönemeyecek. Sade vatandaş olacak. Partisi ile ilişkisi devam ediyorsa milletvekili olmadan genel başkanlık mı yapacak?
Başkanlık sisteminin MHP’yi eriteceği yok edeceği aşikardır, Devlet Bahçeli’nin kişisel ikbaline sunduğu da bu mayınlı koltuktur.
Değer mi?
(*) Cumhurbaşkanlığı ile anlatılan “başkanlık” olduğu için Cumhurbaşkanı yardımcısı yerine başkan yardımcısı kullanılmaktadır.

4 Ekim 2016 Salı

LOZAN VE MASA

AKP iktidarının en uzun süreli koalisyon ortağı olan Fethullah Gülen’in başarısız darbe girişiminin arkasından, iktidar eliyle dışarıya yönelik bir imaj çalışması olarak yaratılmaya çalışılan “Yenikapı ruhu”, darbe tehlikesini atlattığına, eskiye oranla güçlenildiğine inandığı anda yine AKP iktidarının 1 numarası Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan eliyle hakkın rahmetine kavuşturuldu.
Asrın liderinin Türkiye’ye ve Dünyaya nizam vermesinin kürsüsü olan Muhtarlar toplantısının 27.’sinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan “Lozan Antlaşması” hedef alındı.
“Tarihte bize ne yaptılar. 1920’de bize Sevr’i gösterdiler, 1923’te Lozan’a bizi razı ettiler. Birileri de Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada. İşte şu an Ege’yi görüyorsunuz değil mi? Bağırsan sesinin duyulacağı adaları biz Lozan’da verdik. Zafer bu mu? Oralar bizimdi. Oralarda bizim camilerimiz, mabetlerimiz var ama şu anda hala Ege’de kıta sahanlığı ne olacak, havada, denizde ne olacak bunları konuşuyoruz, hala bunun mücadelesini veriyoruz. Niye? İşte o anlaşmada masaya oturanlar sebebiyle. O masaya oturanlar, o anlaşmanın hakkını vermediler. Veremedikleri için şimdi onun sıkıntısını biz yaşıyoruz.”
Bu konuşmaya ilk verilen tepkiler daha 2 ay önce Cumhurbaşkanlığı’ndan yayınlanan Lozan mesajı ile çeliştiği, söz konusu edilen Ege adalarının Osmanlı döneminde kaybedildiği ve hatta Lozan’la bunların bazılarının geri alındığı gibi tarihsel kıyaslamalar, vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesini PYD-PKK bölgesine taşımayı zafer diye sunan AKP’nin Lozan’a dil uzatamayacağı üzerinden yapıldı.
Bu tespitlerin tamamına katılmakla beraber çerçeveyi biraz daha büyütmek gerektiğini düşünüyorum.
Lozan çıkışının devamı 1 Ekim 2016’da TBMM açılış konuşmasında geldi.
“Güney sınırlarımız boyunca uzanan Suriye ve Irak meselelerinin özel bir yeri var. ….
Fırat Kalkanı meşru bir operasyondur……
Musul’a yapılacak bir operasyonun Telafer’i de etkileyeceğini hatırlatmak isterim Musul’un IŞİD’den kurtulabileceğine inanıyoruz. Türkiye olarak “MASA”nın dışında kalamayız.”
2 gün önce Lozan üzerinden Ege kıta sahanlığı konusunu getirirken 2 gün sonra Musul!
AKP iktidarı döneminin söylemiyle Türkiye Cumhuriyeti en güçlü dönemindeyken Ege’de onlarca adacığın Yunanistan tarafından işgaline seyirci kalındığı gerçeği ortadayken ve buradan Lozan’a saldırmanın uzun süreli devam edemeyeceği aşikardı.
Musul ile taşlar yerine oturdu.
Siyasal İslamcıların ve siyasal İslamcı kimliğinden hiç vazgeçmemiş olan Tayyip Erdoğan’ın Lozan’a, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve bu bağlamda kurucu iradenin partisi CHP’ye karşı tezlerini hatırlayalım.
  • Osmanlı çok etnik kimlikli bir imparatorluktu. Osmanlı üst kimliği Müslüman ümmetiydi. Kurtuluş Savaşı’nı ümmet verdi. Ümmetin içerisinde Kürt, Arap, Arnavut, Laz, Çerkes ….(ve bir miktarda ) Türk vardı.
  • Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar ümmetin zaferini çaldı.
  • Halifeliği kaldırıp laik devlet kurarak ortak payda ve gerçek üst kimlik olarak İslam’a ihanet ettiler. Halifeliği kaldırdığı ve ulus devlet inşasına giriştiği için Kürtler isyan etti.
  • Lozan Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Musul ve Kerkük’ü alamamıştır. Lozan başarı değil hezimettir.
  • Türkiye Cumhuriyeti yanlış temellerde kurulmuştur. Bütün sorunların anası CHP zihniyetidir, laik ulus-devlettir.
ABD’nin B.O.P ve ılımlı İslam projelerinin de katkısıyla AKP Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliği ile savaşırken Irak ve Suriye’ye de aynı perspektiften baktı. Baasçı zihniyet yerine sünni Müslüman Kardeşler iktidarlarında federatif-eyalet vs. yönetim birlikteliğine geçebileceği “Neo-Osmanlı” ham hayallerini gördü. Hayal görmekle kalmadı, bu devletlerin iç işlerine müdahil oldu. O nedenle Beşar Esad Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu bize demokratikleşin derken tek istedikleri Müslüman Kardeşler örgütlenmesi özgürlüğüydü diyor. Irak hükümet yetkilileri “biz Türkiye’ye kapılarımızı açıyoruz. Türkiye ille pencereden, bacadan gizlice girmeye çalışıyor” diyor.
AKP zihniyeti, siyasal İslamcı tezlerinin hayatta doğrulanmamasından, Ortadoğu’da oynayan taşlardan en büyük zararı Türkiye’nin görmesinden ders çıkardı mı? Davutoğlu’nun gidişi ile Türkiye’nin gerçek çıkarlarına uygun politikalar oluşturulmaya başlandı mı?
Darbe girişimi öncesi AKP’lilerin bile kafasını karıştıran dış politika hamleleri arka arkaya geliyordu.
Rus uçağını düşürmeyi zafer gibi birbiri ile yarışarak açıklayan cumhurbaşkanı başbakan görüntülerinden Rusya’dan özür dilenmesi aşamasına gelinmişti.
israil ile yıllardır süren gerginliğin tek getirisinin 20 milyon dolarlık bir tazminat olması, üstelik bunu da İsrail-Rum gazının taşımasına destek için yapıldığı İslami çevrelerde bile infiale sebep oluyordu.
Suriyeli mülteci sorunu, PYD-ABD işbirliği, Işid vs derken artık Suriye politikasını hiçbir AKP’li dahi savunamıyordu.
Sonra “Allah’ın Lütfu”  geldi.
Ordunun ve devlet bürokrasisinin içinde AKP’nin Türkiye’yi Ortadoğu’da daha büyük ve kanlı maceralara atmasını engelleyebilecek hiçbir güç kalmadı.
Musul ve Irak konusuna geçmeden Suriye harekatına bakmak lazım.
Işid’in G.Antep’te bir düğünü hedef alan hain saldırısı gerekçe gösterilerek Türk Ordusu Suriye’ye girdi.
“Bazı Ulusalcı” çevreler tarafından “FETÖ’cüler tarafından geciktirilmiş Kürt koridorunu engelleme için zaruri harekat” gerekçesinin doğruluğunu hiç kimse tartışmıyor.
Tam 29 ekim gününe denk getirerek Barzani Silahlı Kuvvetleri’ni Türk toprakları üzerinden Ayn el-Arap’ta (Kobane) PKK’ya yardım etsinler diye geçiren AKP, Suriye ve Irak toprakları üzerinde bir Kürt Devleti oluşumuna gerçekten karşı olabilir mi?
“Fırat’ın batısına geçmeyin” ifadesi “Fırat’ın doğusunu alın” anlamına gelmiyor mu?
Suriye’de A.B.D. gücü Rusya ile nispeten dengelenmiş ve rejim güç kazanmaya başlamışken ve hatta PYD ile çatışmaya başlamışken, PYD’nin demografik yapıyla uyuşmayan toprak hakimiyeti Araplar ve Dünya’da sorgulanmaya başlamışken zamanlama doğru mudur?
7 Şubat MİT krizi sonrası F.Gülen sözcüsü Cemal Uşak, “Türkiye’nin Suriye’de bir rolü var, o rolü yerine getirmiyor” diyerek Mit hamlesinin gerekçesini açıkladı. ABD defalarda kara gücü siz olmazsanız PKK-PYD’yi kullanırız dedi. Tayyip Erdoğan TBMM açış konuşmasında “DAEŞ’in karşısına PKK/YPG’yi çıkarmaya çalışanları tezleri Fırat Kalkanı ile geçerliliğini yitirmiştir.” derken aslında ABD’nin Türkiye’den istediğini yerine getirdiğini itiraf etmiyor mu?
Türkiye’nin bütün çıkarları Suriye, Irak, İran gibi bölge devletlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygılı, işbirliği içinde bir dış politika gerektiğini haykırmakta.
Türkiye Cumhuriyeti bölge devletleriyle tam işbirliğine girdiği anda bölgede emperyal politikaların da sonu gelir, IŞİD ve PKK gibi örgütlerin de sonu gelir. Hem bölgeye hem de ülkemize barış ve huzur gelir.
Darbeci güçlerin kirletmeye çalıştığı “Yurtta sulh cihanda sulh “ ilkesi tam da budur.
AKP ne yapıyor?
Suriye yönetimi ile çatışmaya devam ederken Suriye topraklarına Mehmetçiği sürüyor.
Yetmiyor. Lozan tartışması üzerinden Irak sınırını da tartışmaya açıyor. Musul’a yönelik ABD-Kürt operasyonunun asli kara gücü olarak Mehmetçiği kullanmaya niyetleniyor.
Ne uğruna?
Suriye ve Irak’ın parçalanması , toprak ve kaynaklarının paylaşım masasında yer almak için.
Acemi emperyalist masada yer kapmaya çalışırken, sildiği sınırlarla kendi topraklarını masaya yatırır.
Lozan’ı savunmayan kendini Sevr’de bulur.
Not: Dün (4.10.2016) Irak Meclisi Başika’daki Türk askerlerini işgalci güç olarak tanımladı.