(Güncel Bakış haber sitesinde 30.11.2015'te yayınlanmıştır)
Aynı başlıklı birinci yazımda 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatının bozulmasının ardından başkanlığa giden yolda ciddi bir makas değişikline gidildiğini söylemiş ve “2002’den 2014 e kadar “Kürtlerle dans” ile iktidarda kalan Recep Tayyip Erdoğan yola “Kurtlarla dans” ile devam edecek gibi görünüyor” demiştim.
Türk-İslam bayrağının MHP’den R.Tayyip Erdoğan’a geçişiyle başkanlığa gidiş, iç politika açısından son derece kolaylaştı.
Ancak dış politika açısından, AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya arenasına çıktığı tarihten bu tarafa köprünün altından çok sular aktı.
Tek kutuplu Dünya’nın imparatoru A.B.D.’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığı görevi, Ortadoğu ve Afrika’da sınırları yeniden çizmeyi ve İslamı radikal cihatçı çizgiden uzaklaştıran yeni yorumları gerektiriyordu.
Libya ve Tunus’ta emperyalist Batı, bizzat sahada olduğundan rejim değişiklikleri başarıldı. Ama iş Irak ve Suriye’ye gelince “taşeron”, görevi beceremedi. 15 günde, bilemediniz 3 ayda bitirilecek iş, 4. Yılında bitirilemediği gibi yan etki olarak iki komplikasyon üretti.
· İslam ılımlılaşmak yerine çok daha radikalleşti, ilkel yorumları sahneye çıktı.
· Bu arada Afrika’da yapılanlardan ders çıkaran Rusya, yanına Çin ve İran’ı da alarak dünya sahnesinde tekrar süper güç olarak yerini aldı. Amerika’nın dünya imparatorluğu sona erdi.
BOP eşbaşkanlığının devam ettiği, işlerin iyi gittiği 2011’de temeli atılan Başkanlık Sarayı’nın 1150 odalı yapılmasının ve projede “Selatin camii” yer almasının sebebini Abdurrahman Dilipak 25 Ekim 2015’te Amerika Toronto’da yaptığı konuşmada şöyle anlatıyor: “Tayyip Erdoğan başkanlık sistemine geçerse, kendisi bu anlamda bütün İslam beldelerinde, hilafete bağlı bölgelerde, muhtemelen kendisine müşavirler tayin edecek ve İslam Birliği'nin Beştepe'de temsilciliklerini açacak"
Abdurrahman Dilipak hala halife-başkanlık öyküleri anlatıyor, ama son derece pragmatist bir lider olan Tayyip Erdoğan, Libya’da öldürülen ABD büyükelçisi olayının akabinde gelen Mısır darbesi sonrası halifeliğin mümkün olamayacağını bence görüyor.
Ilımlı İslam projesinden vazgeçmiş bir ABD, Mısır ve Suriye’deki politikaların Arap sokağındaki imajını olumsuza çevirdiği gerçekleri ortada dururken halifelik ilan etse hangi İslam devleti halifeliğini tanıyacak? Sudan’ın savaş suçlusu diktatörü El Beşir mi?
IŞİD liderinin 2014’te halifelik ilan etmesi, birkaç tane daha halifelik ilan eden radikal örgüt lideri olmasının halifelik kavramını da itibarsızlaştırması da cabası.
Bırakalım tüm Dünya’da Müslümanların liderliğini, din kartının Türkiye’deki etnik yapıları bile bir arada tutmaya yetmeyeceğini Kürtçe Kuran-ı Kerim’in propaganda malzemesi yapıldığı 7 haziran seçim sonuçları gösterdi.
Peki dış politikada, dünya arenasında tekrar önemli bir figür haline nasıl gelinecek?
KIZILELMA KIZILMEYDANDA!
Recep Tayyip Erdoğan politik arenada yaşadığı krizleri fırsata çevirmeyi bilen bir lider. Fırsatı bu kez Rusya sundu.
Suriye’de işlerin iyice sarpa sardığı, IŞİD bahanesiyle ABD’nin Ortadoğu’ya dönüp, Kürt sorununda Türkiye’nin elinden inisiyatifin iyice kaçtığı bir anda sahneye Rusya çıktı.
Putin’in Suriye'deki atak politikası ve askeri güç kullanımı karşısında Obama edilgin bir politika izledi, etkisizleşti.Ama Obama bir yıl sonra olmayacak. Amerika’nın dünya liderliğini bu kadar kolay kaptırmasına oluşan tepki, başkanlığı daha şahin bir Cumhuriyetçinin kazanmasına yol açacaktır. Tayyip Erdoğan şimdiden ABD'nin müstakbel iktidarına yönelik hamle yapıyor.
İslam kartını artık kullanmayacak olan ABD’nin Rusya’yı tekrar bir “yeşil kuşak”la çevirmesi olası değil.
Dünya haritasına baktığımızda Rusya’nın Türki cumhuriyetlerle çevrelendiğini görürüz. Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Moğolistan! Türkiye'ye ilaveten toplamda 80 milyon Türk nüfus.
Tayyip Erdoğan Amerika’ya karşı, Rusya’nın gücünü kırabilecek unsur olarak Türk kozunu masaya sürüyor.
Rusya ile uçak düşürmeyle başlayan krizde tansiyon, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan eliyle yükseltiliyor.
Türk kozu sadece Rusya’ya karşı da değil.
İran’da resmi rakamlarda 13 milyon olarak gözüken Türk nüfusun gerçekte çok daha yüksek, 30 milyonları aşkın olduğu söyleniyor.
Azeri olan Veli Küçük "ABD'nin önemli bir hedefi İran Azerbaycan'ıydı. Burada karışıklık, bir isyan çıkarmayı çok istediler. DAK adına Amerika'ya gittiğimde bana açıkça bunu teklif ettiler, reddettim, sonra da Ergenekon sanığı oldum.'' demişti.
Veli Küçük’ün reddettiği "Türklerle İran'ı karıştırma" görevi güncellenecek mi?
Tam da G-20 zirvesi günü Çin füze anlaşması iptalinin ilan edilmesi, bu planın Çin’e kadar uzanabileceğini mi gösteriyor? Bilemiyorum, önümüzdeki günlerde Uygur Türkü Rabia Kadir Beştepe’de ağırlanırsa çok da şaşırmam.
Barzani’nin, IŞİD’in zulmüne uğrarken Türkiye hiç sahip çıkmadığı için “Türk diye sahip çıkmıyorsunuz, bari Müslüman diye sahip çıkın “ diyen Türkmenlerin, soydaşımız olduğunun aniden hatırlanması bu politikanın parçası. Tuğrul Türkeş’in “yurtdışı Türkler ve akraba topluluklar başkanlığı” göreviyle Başbakan yardımcısı olması da aynı politikanın parçası.
“Türk diye bir ırk yoktur” diyen genel başkan yardımcısına sahip AKP’nin, hızla Turancılığa evrilen politikalarına tanık olacağız.
İslam halifeliği olmadı, Türk dünyasının başbuğluğuna göz dikiliyor.
Kızılelma, Kızılmeydan’da hayal ediliyor.
Türk mitolojisinde Kızılelma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan, uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler, düşler ve fethi amaçlanan yerler olarak tanımlanıyor.
Üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan kısmı önemli.
Aklı selimle düşünülünce derhal uzaklaşılması gereken bir düş olan bu tehlikeli oyun, sadece Türkiye’deki değil, bu coğrafyadaki tüm Türkleri ateşe sürmekle eş anlamlıdır.
Umarız, her gün Putin’le yüksek volümlü polemik yapmak, sadece içerideki seçmene “Dünya Lideri” algısı yaratma amacıyla sınırlı kalır.
Fatih- Kanuni Osmanlısı hayallerini bırakıp, Enver Paşa ile Atatürk’ü okumanın, anlamanın, anlatmanın tam sırasıdır. Özellikle de Enver Paşa ile Atatürk’ün farkını…
Türk milliyetçilerinin ham Osmanlıcılık rüyasından uyanmalarını, asıl başbuğun Atatürk olduğunu, Alpaslan Türkeş’in 9 Işık’ının rehberinin Atatürk’ün 9 Umdesi olduğunu hatırlamalarını dilerim.
30 Kasım 2015 Pazartesi
17 Kasım 2015 Salı
HALİFELİK OLMADI BAŞBUĞLUK VERELİM (1)
(Güncel bakış haber sitesinde 17.11.2015 tarihinde yayınlanmıştır)
1 Kasım seçimlerinde AKP’nin yüksek oy oranı almasıyla Recep Tayyip Erdoğan ve yakın ekibi, hızla “başkanlık” konusunu gündem yaptılar.
HDP’den bazı ağır abiler de başkanlığa koşullu desteklerini açıkladılar. Bunda şaşıracak bir şey yok, çünkü Öcalan Tayyip Erdoğan’ın başkanlığına karşı çıkmayacağını söylemişti, (bakınız İmralı tutanakları)
Korkut Boratav 13 Kasım tarihli yazısında “Kürtler sayesinde demokratikleşeceğiz” masalının mutsuz sonunu gördüğü için “başkanlık-yeni anayasa” masasına oturmaması için CHP’yi uyarıyor.
Boratav Hoca’nın bugün yaptığı tespitler, “ulusalcı-laikçi” çevrelerde yıllardır dile getirilen görüşler. Ama 2013 Mayısından sonra gelişen olayları gözden kaçırmamak lazım. Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın artık HDP’ye ihtiyacı olup olmadığı konusunda tereddütlüyüm.
Sembol bir tarih ve mekan seçimiyle açıklanan 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatını Tayyip Erdoğan’ın bozması, pekçok kişi tarafından seçime giderken göstermelik “milliyetçilik” oyunu gibi yorumlandı. 7 Haziran’da seçmen bu sahte milliyetçiliğe prim vermedi.
7 Haziran seçimleri sonrasında adım adım tırmandırılan şiddet, 90’lı yıllara çoktan rahmet okuttu. 12 Eylül’ün bile aklına getirmediği yöntemler, örneğin bir ilçe halkının tamamını katıksız hücre hapsine tutma yöntemleri uygulandı, uygulanıyor. Dersim olaylarını istismar edenler, başta Dersim olmak üzere kendi topraklarımızı savaş uçaklarıyla bombaladı. Kentlerden Suriye’yi aratmayan görüntüler ortaya çıktı.
7 Haziran – 1 Kasım arası yaşananlar, seçim başarısı için oynanan kanlı bir tiyatro ise başarıya ulaşıldı.
O zaman iktidar kanadının yumuşaması gerekirken sertlik devam ediyor. Birileri başkanlık hayaline kavuşmadan, ülkede gerilim düşmeyecek, seçim ortamından çıkılmayacak gibi görünüyor.
Diyarbakır duvarlarına “kurdun dişine kan değdi, korkun” yazılması bir polisin hadsizliği midir? Korkutmadan saygı görülmeyen Ortadoğu coğrafyasının kadim kuralı Güneydoğu’da hüküm sürüyor. Boyun eğene havuç, direnene sopa!
Ülkenin diğer kısmında ise MHP kanadına yönelik operasyon devam ediyor.
Türk İslam sentezinin İslam ayağını uzun zamandır AKP’ye kaptırmış MHP’nin Türkçülüğünü de güçlü bir şekilde vurgulamaması, Osmanlıcılığa kapıyı kapatamamasının getirdiği teorik zaafiyet, tamamen erimesine yol açabilir.
7 Haziran seçimi öncesinde “bunlar anayasadan Türklüğü çıkaracaklar, vatanı bölecekler” diyerek AKP'den istifa eden Alpaslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş’i bile seçimlerde kullanamayan Devlet Bahçeli, diğer oğul Tuğrul Türkeş’i de AKP’ye kaptırdı. Başkanlık –yeni anayasa referandumu kampanyasında Alpaslan Türkeş’in “başkanlık sistemi Türklere en uygun sistemdir” görüşünü Tuğrul Türkeş’in anlatmasına direnecek kaç MHP’li çıkacak ki?
Yandaş basın uzun zamandır Alpaslan Türkeş’in “başkanlık” videosunu yayınlıyor. Hatta “adına başkanlık demeyelim, BAŞBUĞLUK diyelim de bu işi kolayca halledelim” diye yazıyorlar.
Tayyip Erdoğan için MHP tabanının bu kadar kolay lokma olduğu gerçeği, Türk milliyetçilerinin koşulsuz gönüllü desteği dururken, Kürt siyasetinin gizli ajandalı, koşullu desteği için uğraşmasına gerek var mı?
2002’den 2014 e kadar “Kürtlerle dans” ile iktidarda kalan Recep Tayyip Erdoğan, yola “Kurtlarla dans” ile devam edecek gibi görünüyor.
İç politikada seçim sonucuyla paralize olmuş muhalefetle bu plan tutar. Peki, dış politika ayağı?
PKK ile anlaşmanın bozulmasının, milliyetçiliğe yüklenilmesinin sırrı dış politikada. Halifelik hayalinin bitişi de başbuğluğun yükselişi de…
İkinci yazıda devam edeceğim.
1 Kasım seçimlerinde AKP’nin yüksek oy oranı almasıyla Recep Tayyip Erdoğan ve yakın ekibi, hızla “başkanlık” konusunu gündem yaptılar.
HDP’den bazı ağır abiler de başkanlığa koşullu desteklerini açıkladılar. Bunda şaşıracak bir şey yok, çünkü Öcalan Tayyip Erdoğan’ın başkanlığına karşı çıkmayacağını söylemişti, (bakınız İmralı tutanakları)
Korkut Boratav 13 Kasım tarihli yazısında “Kürtler sayesinde demokratikleşeceğiz” masalının mutsuz sonunu gördüğü için “başkanlık-yeni anayasa” masasına oturmaması için CHP’yi uyarıyor.
Boratav Hoca’nın bugün yaptığı tespitler, “ulusalcı-laikçi” çevrelerde yıllardır dile getirilen görüşler. Ama 2013 Mayısından sonra gelişen olayları gözden kaçırmamak lazım. Ben Recep Tayyip Erdoğan’ın artık HDP’ye ihtiyacı olup olmadığı konusunda tereddütlüyüm.
Sembol bir tarih ve mekan seçimiyle açıklanan 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatını Tayyip Erdoğan’ın bozması, pekçok kişi tarafından seçime giderken göstermelik “milliyetçilik” oyunu gibi yorumlandı. 7 Haziran’da seçmen bu sahte milliyetçiliğe prim vermedi.
7 Haziran seçimleri sonrasında adım adım tırmandırılan şiddet, 90’lı yıllara çoktan rahmet okuttu. 12 Eylül’ün bile aklına getirmediği yöntemler, örneğin bir ilçe halkının tamamını katıksız hücre hapsine tutma yöntemleri uygulandı, uygulanıyor. Dersim olaylarını istismar edenler, başta Dersim olmak üzere kendi topraklarımızı savaş uçaklarıyla bombaladı. Kentlerden Suriye’yi aratmayan görüntüler ortaya çıktı.
7 Haziran – 1 Kasım arası yaşananlar, seçim başarısı için oynanan kanlı bir tiyatro ise başarıya ulaşıldı.
O zaman iktidar kanadının yumuşaması gerekirken sertlik devam ediyor. Birileri başkanlık hayaline kavuşmadan, ülkede gerilim düşmeyecek, seçim ortamından çıkılmayacak gibi görünüyor.
Diyarbakır duvarlarına “kurdun dişine kan değdi, korkun” yazılması bir polisin hadsizliği midir? Korkutmadan saygı görülmeyen Ortadoğu coğrafyasının kadim kuralı Güneydoğu’da hüküm sürüyor. Boyun eğene havuç, direnene sopa!
Ülkenin diğer kısmında ise MHP kanadına yönelik operasyon devam ediyor.
Türk İslam sentezinin İslam ayağını uzun zamandır AKP’ye kaptırmış MHP’nin Türkçülüğünü de güçlü bir şekilde vurgulamaması, Osmanlıcılığa kapıyı kapatamamasının getirdiği teorik zaafiyet, tamamen erimesine yol açabilir.
7 Haziran seçimi öncesinde “bunlar anayasadan Türklüğü çıkaracaklar, vatanı bölecekler” diyerek AKP'den istifa eden Alpaslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş’i bile seçimlerde kullanamayan Devlet Bahçeli, diğer oğul Tuğrul Türkeş’i de AKP’ye kaptırdı. Başkanlık –yeni anayasa referandumu kampanyasında Alpaslan Türkeş’in “başkanlık sistemi Türklere en uygun sistemdir” görüşünü Tuğrul Türkeş’in anlatmasına direnecek kaç MHP’li çıkacak ki?
Yandaş basın uzun zamandır Alpaslan Türkeş’in “başkanlık” videosunu yayınlıyor. Hatta “adına başkanlık demeyelim, BAŞBUĞLUK diyelim de bu işi kolayca halledelim” diye yazıyorlar.
Tayyip Erdoğan için MHP tabanının bu kadar kolay lokma olduğu gerçeği, Türk milliyetçilerinin koşulsuz gönüllü desteği dururken, Kürt siyasetinin gizli ajandalı, koşullu desteği için uğraşmasına gerek var mı?
2002’den 2014 e kadar “Kürtlerle dans” ile iktidarda kalan Recep Tayyip Erdoğan, yola “Kurtlarla dans” ile devam edecek gibi görünüyor.
İç politikada seçim sonucuyla paralize olmuş muhalefetle bu plan tutar. Peki, dış politika ayağı?
PKK ile anlaşmanın bozulmasının, milliyetçiliğe yüklenilmesinin sırrı dış politikada. Halifelik hayalinin bitişi de başbuğluğun yükselişi de…
İkinci yazıda devam edeceğim.
28 Ekim 2015 Çarşamba
SAZCI SELOCAN CASTRO’YA KARŞI
Abdullah Öcalan’ın Şubat 2013’te verdiği talimatla
kurulan HDP, PKK’nın yedeğine Türk Solu’nun “vatansız”larını eklemledi.
Medya, üniversite, odalar ve sendikalarda uzun
zamandır elde edilmiş mevzileriyle HDP, 2 yıllık sürede Türkiye sol hareketinin
başat aktörü olarak algılanır hale geldi.
AKP’li siyasetçiler, seçilmiş yandaş gazetecilerin
ısmarlama soruları sayesinde boş kaleye nasıl gol atıyorsa, HDP’nin genç,
sevimli eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da görevli gazeteciler eliyle parlatıldı.
Saz çalıp türkü söylemesi, düzeysiz siyasetimize tavernacılık katkısı yaparken kendisine de
“sazcı Selocan” lakabını da getirdi.
Selahattin Demirtaş’ın Amerika’ya defalarca gitmiş
olması “bu nasıl solculuk” diye sorgulanmadı. Amerika’da Ermeni
diasporasıyla görüşmesi sonrasında “Görüşmede Ermeni-Kürt işbirliği imkanları ele
alındı. Ayrıca ilişkilerin geliştirilmesi ve Batı Ermenistan toprakları
(Ermenilerin talep ettikleri Türkiye toprakları) ve Kürdistan ile ulusal ve
demokratik hedefler açısından yararlı bir diyalog fırsatı sundu.” demesi
Türkiye’liliğe gayet uygundu.
HDP’nin Öcalan talimatıyla, Diyarbakır’da
İslam Kongresi düzenlemesi de sorgulanmadı, çünkü başına “demokratik”
koymuşlardı.
Çözüm Sürecinin zirvede olduğu dönemde Fransa’da
öldürülen 3 PKK’lı kadın ustalıkla unutturuldu. Halbuki bu cinayetlerin MİT
eliyle işlendiğine dair çok kuvvetli iddialar, itiraf ses kayıtları ortaya
çıkmıştı. Öcalan’ın 2013 Nevruzunda okunan mektubunda “İslam bayrağı altında
Ortadoğu’da sınırları yeniden çizmek” ifadesine karşı çıkan alevi Sakine
Cansız’ın öldürülmesi, HDP’nin hiç derdi olmadı.
Selahattin
Demirtaş’ın Said-i Nursi’yi “çok
etkileyici”, “mücadelesini örnek alıyoruz” diyerek
sahiplenmesinin arkasından Said-i Nursi paneli düzenlemeleri solculuklarına
halel getirmedi. En kuvvetli itirazın sahibi Hüseyin Aygün "Demirtaş'ın Saidi Nursisi'nin örnek alınacak hiç bir özelliği yoktur. Bu
adam gerici ve yobaz bir kişiliktir. Bu adam aynı zamanda azılı bir Alevi
düşmanıdır. Bu adam, 'Emeviler Ehli Sünnetttir ama Alevilerin Ehli Beyt ve Hz.
Aliyle hiç bir ilgileri yoktur' demiştir. Saidi Nursi'ye göre, Aleviler 'sadece
zındık değil, Rafizi'dirler. Yani 'dinden çıkmış' ve 'sapık' bir topluluktur.
Yani Selahattin Demirtaş'ın 'örnek aldığı' adam, Alevilerin katledilmesinin
'vacip' ve 'sevap' olduğu görüşündedir. 'Alevilerle ittifak' yaptığını söyleyen
Demirtaş, acaba Saidi Nursi'nin Alevilerle ilgili görüşlerine katılıyor mu? ”
diye sordu, ama cevap
vermeye tenezzül edilmedi.
"Solculukla dinsizliği eşit tutan solcu
kafadan bu ülkede bir şey çıkmaz. Zaten ne çektiyse memleket onlardan çekti.
Bir insan hem Allah’a inanır hem de Allah’ına kadar solcu olabilir. Bunu bir
kafalarına yazsalar... Türkiye’yle solun buluşamamasının en büyük nedeni bu
İslam düşmanlığıdır." ithamları da sol çevreleri rahatsız etmedi.
HDP’nin tekke ve zaviyelerin açılmasını cansiperane
savunan şeriatçı milletvekili Altan Tan,
“CHP, verimsiz yerli inektir”
dediği konuşmasına “Selahattin Bey ben inançlı bir Müslümanım ve tek kıblemiz var o da
Kabe’dir dedi, böyle bir laf daha Kemal Kılıçdaroğlu’ndan duyulmadı” diye devam etti. Ama Altan Tan genel kanıya göre Türkiye solunun en
kıymetli adamlarından.
CHP’yi
aşağılamak konusunda Selahattin Demirtaş da Altan Tan’la yarışıyor: “Bu özgücümüze dayanarak
biz, bırakın AKP'yi devirmeyi, Türkiye'de bir demokratik halk iktidarı kurmayı
düşünüyoruz. Biz o kadar iddialıyız. CHP akıllı davransaydı 2015'te bunu
yapabilirdik. Ama anlaşılan, CHP ya seçim sonrası doğru bir çizgiye gelecek ya
da aşılacak. Ana hat, ana muhalefet HDP'dir. 2019 seçimlerinde de tek başına
iktidara yürüyen bir HDP olacaktır.”
Türkiye’de ağzından barış ve demokrasi sözcükleri eksik olmayan
Selahattin Demirtaş Suriye’den talepleri
konusunda daha fütursuz: “Üç Kürt devleti olabilir. İran’da bir Kürt devleti, Irak’ta
bir Kürt devleti, Suriye’de bir Kürt devleti… Tabii bu Suriye’deki Kürt
oluşumu, Lazkiye’yi de içine alırsa Kürtlerin böyle bir sorunu ortadan kalkar.
Denize açılırlar ve Türkiye’ye tam bağımlılık ortadan kalkar.”
Lazkiye’yi alamazsak mecburen Mersin’i, Hatay’ı
isteyeceğiz demenin Kürtçesi herhalde. Lazkiye’de Kürt nüfus olmaması, solcu
Selocan’ın pek umurunda değil. Orası Rojava’nın denize açılması için lazım, o
kadar!
Türkiye’de “sol” adına dikensiz gül bahçesi
sunulan Selahattin Demirtaş, solu da kendi standartlarına göre revize etmeye
girişti.
“Solculuk bu coğrafyada Küba devriminin
hayalleriyle yaşamaktı, tutuculuktu. Simdi nerdeyse bütün Akdeniz ülkelerinde
vahşi kapitalizme karşı yeni bir sol arayış var. Ve bu sol, inkârcı, dayatmacı
değil, var olan üzerine bir şeyler inşa etmeye alternatif çözümler üretmeye
çalışan bir sol.”
Önderi Abdullah Öcalan Marks’ın sınıf
mücadelesini esas almasını vahim bir hata olarak görüyorsa, Selocan da Fidel
Castro’yu ve eski versiyon solcuları
Küba devrimi üzerinden tutucu ilan edebilir tabii ki. Ama niye SSCB
değil, ya da Çin, Arnavutluk falan…. Niye Küba?
En parlak solcumuz sazcı Selocan’ın Küba’yı
hedef almasının sebebi Fidel Castro’nun şu sözleri olmasın.
““ABD ve AB destekli Türkiye’deki olayları
yakından izliyorum. Umarım ve dilerim ki, sizin oradaki PKK öncülüğünde süren
Kürt hareketi, ABD’li Yankee’nin petrol bekçisi olmaz...”
Özellikle HDP’yi barış ve demokrasi öncüsü bir
sol parti gören gençler bu soruyu kendilerine sormalıdır.
Ortadoğu’daki Kürt hareketi ABD’li Yankee’nin
petrol bekçisi midir?
15 Ekim 2015 Perşembe
GAVUR İZMİR KATALONYA’LAŞIRSA!
(Bu makale Çözüm A.B.D. olmak mı? makalesinin devamı olarak 15.10.2015 tarihinde Güncel Bakış haber sitesinde yayınlanmıştır)
Meclis’te büyük çoğunluğu oluşturan partilerin kiminin liderini kurucu başkan baba yapmak için, kiminin demokratik(!) özerklik için, kiminin sosyal demokrasinin emri olarak kabul ettiği için istediği “Özerklik” konusuna devam edelim.
Türkiye Cumhuriyeti’ne son verip “Anadolu Birleşik Devletleri” haline gelmeye özellikle CHP tabanını ikna için kullanılan en önemli argüman:İzmir özerk olacak.
Kılıçdaroğlu A.B. yerel yönetimler özerklik şartı çekincelerini kaldıracağını söylerken “Hakkari de özerk olsun, İzmir de. Belediye başkanlarımız seçiliyor ama merkezi idare çalıştırmıyor” diyor.
Selahattin Demirtaş “Özerklik en çok İzmir’e yakışır. Belediye başkanı seçiyorsunuz ama İzmir’i Ankara’dan AKP yönetiyor” diyor.
Bu bağlamda çok da haksız değiller.
Medyada özerkliğin PR’ını yapanların içerisinde en cansiperane savunanlardan başında gelen Fırat Haber Ajansı’nın pardon Cumhuriyet Gazetesi’nin Egeli yazarı Aydın Engin, İzmir’in demokratik (!) özerkliğe geçtiğinde olacakları şöyle anlatıyor:
“Ey Ankara, bundan böyle İzmir’e, hem de büyükkent olmanın sorumluluğuyla sadece İzmir’in içine değil, ilçelerine de yapılacak ve yapılmayacak olanlara ben karar vereyim.
Sonracığıma, İzmir’de tarım, turizm ve sanayi üretiminden, liman ve ihracat gelirlerine kadar, hasılı ekonominin her alanından alınacak vergileri ben toplayayım. Gelirleri İzmir’in ihtiyaçları için kullanayım.
Ey Ankara, dur, hemen korkma. Seni yok sayacak değilim. Çünkü enayi değilim. Vergi gelirlerinden bir bölümünü sana aktaracağım. Ülke güvenliğini sağlamak, ülkenin dış ilişkilerini yürütmek, ülke ekonomisinin makro ölçekte yönetilmesi için gereken kaynağın benim payıma düşenini hiç cimrilik yapmadan sana aktaracağım.
Haaa, unutmadan… Sana aktaracağım ‘devlet payı’nın içinde ülkenin geri kalmış, doğası çorak, üretimi düşük, yoksul bırakılmış bölgeleri için de okkalı bir pay olacak. Öyle ya ben bu ülkenin varsıl bir bölgesinin en varsıl anakentiyim. Öyle içime kapanıp ‘Ötesinden bana ne’ diyecek değilim. Ama bu payı sakın Ankara’da tüketme. İhtiyacı olan bölgelere mutlaka yolla. Seni denetleyeceğim. Gözüm hep üstünde olacak ey Ankara...
Bitmedi... Polis filan da bana bağlı olsun. Bakarsın ‘Bu kentin insanları barışçıldır, keyiflerine düşkündür. Bilmem kaç bin polise, bilmem kaç yüz TOMA aracına,bilmem kaç ton biber gazına filan ihtiyacı yoktur. Onun yerine okulları, hastaneleri, ulaşımı, çevreyi koruyacak önlemleri filan geliştiririm’ derim.
Hem sen masraftan kurtulursun, hem ben polis, jandarma orduları beslemek gibi bir yükün altına girmem. Ne kadar gerekiyorsa o kadar.
Ve bütün bunlara ben karar vereyim.
Kentin kasabanın gereklerini, mesela imar planlarını taaa Ankara’lardan belirlemek gibi bir saçmalığa son verme zamanı geldi de geçiyor bile.
Bunları kendi oylarımla belirleyeceğim görevliler (yöneticiler değil görevliler) eliyle yürüteceğim ve demokratik özerkliğin bu ‘olmazsa olmazı’nda ısrar edeceğim:
Yani geri çağırma hakkı’nda.
Öyle ya adamı ya da kadını seçmişim, ama işini iyi yapamıyor; kentin, kasabanın, köyün, mahallenin, sokağın kadın ve erkeklerinin görüşünü, rızasını almadan kendi kafasına göre işler yapmaya kalkıyor. Öyle dört yıl bekleyecek kadar ahmak mıyım ben? Geri çağırma hakkımı kullanacağım. Beceremeyenler anında gidecek, becerebileceğine inandıklarım, güvendiklerim gelecek.
Ne iyi değil mi?
Ey Ankara, demokratik özerklik denen işte bu. “
Kaleminden bal damlayan Aydın Engin’in sevimli özerklik tablosundan öğrendiklerimiz;
· Özerk bölgeler vergi toplayacak, toplanan vergilerin çok büyük kısmını kendisine kullanacak. Verginin küçük bir kısmını merkezi idareye aktaracak, merkezi idare bu küçük paydan pay ayırıp fakir bölgelere aktarım yapılacak.
· Özerk bölgelerin kendisine ait polisi, jandarması, özsavunma güçleri olacak.
· Özerk bölgeler okullar kuracak, dolayısıyla kendi bölgesinde verilecek eğitimin diline ve içeriğine kendisi karar verecek. Tevhidi tedrisat yani Öğretimin birliği kaldırılmış olacak.
· Merkezi idarenin özerk bölgeyi denetimi sınırlanacak, özerk yönetimin merkezi idareyi denetleme yetkileri geniş biçimde getirilecek.
Aydın Engin’in burada dile getirmediği bir ana başlık ise, çok hukukluluk. Özerk bölgenin meclisi olacağına göre yasa yapacak, yasa yaptığına göre de uymayanı yargılayacaktır. Osmanlı sistemine öykünen AKP’nin buna da çok itirazı olduğunu zannetmiyorum.
Özerkliğe geçişte özsavunma, yerel parlamento, anadilde eğitim, çok hukukluluk gibi netameli konular siyasetin ilgi alanını daha çok işgal edecektir.
Halbuki meselenin en önemli kısmı “PARA” dır.
Sadece 4 il vergi gelirlerinin % 80’ini sağlıyor.
İstanbul % 45
Kocaeli % 13
Ankara % 12
İzmir % 11
Takip eden Bursa, Mersin, Antalya, Hatay, Tekirdağ ve Adana ile toplam 10 ilin vergi gelirleri içerisindeki payı % 90’lara yaklaşıyor. Geri kalan 71 ilin payı ise % 10’u biraz geçiyor.
Marmara Bölgesini kendi içerisinde toplarsak % 65’leri buluyor.
Üniter devlet yapısı altında merkezi otoriteye pek ses çıkarmadan ürettiği katma değer ve vergiden çok daha az pay almaya razı olan bu iller, özerk bölge haline geldiğinde diğerlerini beslemeye ilelebet razı olurlar mı?
Vergi ve katma değer yaratamayan illerin en yoğun olduğu “Kürdistan Özerk Bölgesi”, kıt kaynaklarını özsavunma birimlerine ve anadilde eğitim verecek okullara akıtarak mı bölgenin makus talihini yenecek, Diyarbakır’ı İzmir yapacak? Kürtçe eğitim almış gençler Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşama ve çalışma olanaklarından da koparak, bölgesine hapsolmayacak mı?
İspanya’nın en zengin özerk bölgesi olan Katalonya’da 27 Eylül 2015 seçimlerinde “bağımsızlık” yanlıları kazandı. Katalanlar vergilerini kendileri için kullanmak istiyorlar ve diğer bölgeleri beslemek istemiyorlar. Bağımsızlıkçıların temel meselesi, paradır.
Ulus devlet olma özelliğini kaybederek üniter yapısı bozulmuş, ülkü, tarih, dil birliği taşımayan özerk bölgelerin, kendi çıkarlarına odaklanması doğal olarak gelecektir.
Özerk gavur İzmir’in zamanla Katalonya’laşmayacağını kim garanti edebilir?
Ya da reklamları geçip işin esasına gelirsek; Türkiye gelirlerinin % 65'ini üreten İstanbul, Marmara bölgesi bağımsızlık isterse, geriye kalacak devletin ekonomik hali nice olur?
Özerklik devleti böler!
Şair Özdemir Asaf’tan esinlenerek söyleyeyim:
Zenginlik paylaşılmaz, paylaşılırsa zenginlik kalmaz.
Meclis’te büyük çoğunluğu oluşturan partilerin kiminin liderini kurucu başkan baba yapmak için, kiminin demokratik(!) özerklik için, kiminin sosyal demokrasinin emri olarak kabul ettiği için istediği “Özerklik” konusuna devam edelim.
Türkiye Cumhuriyeti’ne son verip “Anadolu Birleşik Devletleri” haline gelmeye özellikle CHP tabanını ikna için kullanılan en önemli argüman:İzmir özerk olacak.
Kılıçdaroğlu A.B. yerel yönetimler özerklik şartı çekincelerini kaldıracağını söylerken “Hakkari de özerk olsun, İzmir de. Belediye başkanlarımız seçiliyor ama merkezi idare çalıştırmıyor” diyor.
Selahattin Demirtaş “Özerklik en çok İzmir’e yakışır. Belediye başkanı seçiyorsunuz ama İzmir’i Ankara’dan AKP yönetiyor” diyor.
Bu bağlamda çok da haksız değiller.
Medyada özerkliğin PR’ını yapanların içerisinde en cansiperane savunanlardan başında gelen Fırat Haber Ajansı’nın pardon Cumhuriyet Gazetesi’nin Egeli yazarı Aydın Engin, İzmir’in demokratik (!) özerkliğe geçtiğinde olacakları şöyle anlatıyor:
“Ey Ankara, bundan böyle İzmir’e, hem de büyükkent olmanın sorumluluğuyla sadece İzmir’in içine değil, ilçelerine de yapılacak ve yapılmayacak olanlara ben karar vereyim.
Sonracığıma, İzmir’de tarım, turizm ve sanayi üretiminden, liman ve ihracat gelirlerine kadar, hasılı ekonominin her alanından alınacak vergileri ben toplayayım. Gelirleri İzmir’in ihtiyaçları için kullanayım.
Ey Ankara, dur, hemen korkma. Seni yok sayacak değilim. Çünkü enayi değilim. Vergi gelirlerinden bir bölümünü sana aktaracağım. Ülke güvenliğini sağlamak, ülkenin dış ilişkilerini yürütmek, ülke ekonomisinin makro ölçekte yönetilmesi için gereken kaynağın benim payıma düşenini hiç cimrilik yapmadan sana aktaracağım.
Haaa, unutmadan… Sana aktaracağım ‘devlet payı’nın içinde ülkenin geri kalmış, doğası çorak, üretimi düşük, yoksul bırakılmış bölgeleri için de okkalı bir pay olacak. Öyle ya ben bu ülkenin varsıl bir bölgesinin en varsıl anakentiyim. Öyle içime kapanıp ‘Ötesinden bana ne’ diyecek değilim. Ama bu payı sakın Ankara’da tüketme. İhtiyacı olan bölgelere mutlaka yolla. Seni denetleyeceğim. Gözüm hep üstünde olacak ey Ankara...
Bitmedi... Polis filan da bana bağlı olsun. Bakarsın ‘Bu kentin insanları barışçıldır, keyiflerine düşkündür. Bilmem kaç bin polise, bilmem kaç yüz TOMA aracına,bilmem kaç ton biber gazına filan ihtiyacı yoktur. Onun yerine okulları, hastaneleri, ulaşımı, çevreyi koruyacak önlemleri filan geliştiririm’ derim.
Hem sen masraftan kurtulursun, hem ben polis, jandarma orduları beslemek gibi bir yükün altına girmem. Ne kadar gerekiyorsa o kadar.
Ve bütün bunlara ben karar vereyim.
Kentin kasabanın gereklerini, mesela imar planlarını taaa Ankara’lardan belirlemek gibi bir saçmalığa son verme zamanı geldi de geçiyor bile.
Bunları kendi oylarımla belirleyeceğim görevliler (yöneticiler değil görevliler) eliyle yürüteceğim ve demokratik özerkliğin bu ‘olmazsa olmazı’nda ısrar edeceğim:
Yani geri çağırma hakkı’nda.
Öyle ya adamı ya da kadını seçmişim, ama işini iyi yapamıyor; kentin, kasabanın, köyün, mahallenin, sokağın kadın ve erkeklerinin görüşünü, rızasını almadan kendi kafasına göre işler yapmaya kalkıyor. Öyle dört yıl bekleyecek kadar ahmak mıyım ben? Geri çağırma hakkımı kullanacağım. Beceremeyenler anında gidecek, becerebileceğine inandıklarım, güvendiklerim gelecek.
Ne iyi değil mi?
Ey Ankara, demokratik özerklik denen işte bu. “
Kaleminden bal damlayan Aydın Engin’in sevimli özerklik tablosundan öğrendiklerimiz;
· Özerk bölgeler vergi toplayacak, toplanan vergilerin çok büyük kısmını kendisine kullanacak. Verginin küçük bir kısmını merkezi idareye aktaracak, merkezi idare bu küçük paydan pay ayırıp fakir bölgelere aktarım yapılacak.
· Özerk bölgelerin kendisine ait polisi, jandarması, özsavunma güçleri olacak.
· Özerk bölgeler okullar kuracak, dolayısıyla kendi bölgesinde verilecek eğitimin diline ve içeriğine kendisi karar verecek. Tevhidi tedrisat yani Öğretimin birliği kaldırılmış olacak.
· Merkezi idarenin özerk bölgeyi denetimi sınırlanacak, özerk yönetimin merkezi idareyi denetleme yetkileri geniş biçimde getirilecek.
Aydın Engin’in burada dile getirmediği bir ana başlık ise, çok hukukluluk. Özerk bölgenin meclisi olacağına göre yasa yapacak, yasa yaptığına göre de uymayanı yargılayacaktır. Osmanlı sistemine öykünen AKP’nin buna da çok itirazı olduğunu zannetmiyorum.
Özerkliğe geçişte özsavunma, yerel parlamento, anadilde eğitim, çok hukukluluk gibi netameli konular siyasetin ilgi alanını daha çok işgal edecektir.
Halbuki meselenin en önemli kısmı “PARA” dır.
Sadece 4 il vergi gelirlerinin % 80’ini sağlıyor.
İstanbul % 45
Kocaeli % 13
Ankara % 12
İzmir % 11
Takip eden Bursa, Mersin, Antalya, Hatay, Tekirdağ ve Adana ile toplam 10 ilin vergi gelirleri içerisindeki payı % 90’lara yaklaşıyor. Geri kalan 71 ilin payı ise % 10’u biraz geçiyor.
Marmara Bölgesini kendi içerisinde toplarsak % 65’leri buluyor.
Üniter devlet yapısı altında merkezi otoriteye pek ses çıkarmadan ürettiği katma değer ve vergiden çok daha az pay almaya razı olan bu iller, özerk bölge haline geldiğinde diğerlerini beslemeye ilelebet razı olurlar mı?
Vergi ve katma değer yaratamayan illerin en yoğun olduğu “Kürdistan Özerk Bölgesi”, kıt kaynaklarını özsavunma birimlerine ve anadilde eğitim verecek okullara akıtarak mı bölgenin makus talihini yenecek, Diyarbakır’ı İzmir yapacak? Kürtçe eğitim almış gençler Türkiye’nin diğer bölgelerinde yaşama ve çalışma olanaklarından da koparak, bölgesine hapsolmayacak mı?
İspanya’nın en zengin özerk bölgesi olan Katalonya’da 27 Eylül 2015 seçimlerinde “bağımsızlık” yanlıları kazandı. Katalanlar vergilerini kendileri için kullanmak istiyorlar ve diğer bölgeleri beslemek istemiyorlar. Bağımsızlıkçıların temel meselesi, paradır.
Ulus devlet olma özelliğini kaybederek üniter yapısı bozulmuş, ülkü, tarih, dil birliği taşımayan özerk bölgelerin, kendi çıkarlarına odaklanması doğal olarak gelecektir.
Özerk gavur İzmir’in zamanla Katalonya’laşmayacağını kim garanti edebilir?
Ya da reklamları geçip işin esasına gelirsek; Türkiye gelirlerinin % 65'ini üreten İstanbul, Marmara bölgesi bağımsızlık isterse, geriye kalacak devletin ekonomik hali nice olur?
Özerklik devleti böler!
Şair Özdemir Asaf’tan esinlenerek söyleyeyim:
Zenginlik paylaşılmaz, paylaşılırsa zenginlik kalmaz.
9 Ekim 2015 Cuma
ÇÖZÜM A.B.D. OLMAK MI?
Rusya’nın Ortadoğu’daki oyuna fırtına gibi dalması, Suriye’nin parçalanması planlarını Akdeniz’in sıcak sularına düşürecek gibi görünüyor.
Suriye’nin arkasından Irak’ın da Rusya’nın koruma kalkanı altına gireceği de görülüyor. Zaten İran da bu planda ana oyun kuruculardan. Rusya’nın önderliğinde İran, Irak ve Suriye’nin birlikteliği, Ortadoğu’nun sınırlarını değiştirme planlarını çöpe atıyor. Dolayısıyla Mezopotamya’nın kadim kavminin A.B.D.’nin Büyük Ortadoğu Projesi sayesinde gördüğü bağımsızlık hayalleri başka baharlara kalacak.
O zaman Türkiye sınırları içerisinde çözüm sürecinin varacağı yer olan özerklik konusuna tekrar ciddiyetle bakmamız gerekiyor.
PKK ve siyasi uzantısı HDP “Demokratik (Öcalan tipi) Özerklik” istiyor. Ama Öcalan, bu aşamada A.B Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılmasının yeterli olacağını da İmralı tutanaklarında ifade ediyor.
CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da pek çok sefer bu çekinceleri kaldıracağını, şartı aynen kabul ettiğini dile getirdi.
AKP başta Bütünşehir yasası, Bölgesel Kalkınma Ajansları kurulması olmak üzere özerkliğin alt yapısını kurma konusunda gerekli pek çok adımı attı. 2014 yerel seçim bildirgesinde de şartlardaki çekinceleri tamamen kaldıracağını kamuoyuna açıkladı.
AKP seçim bildirgesinde ”Yeni anayasa, milletimizin kültürel ve toplumsal çeşitliliğini tanıyan, herhangi bir etnik veya dini kimliğe referans yapmayan bir vatandaşlık tanımını esas alacaktır. “ diyerek Türk ifadelerini çıkaracağını, zımnen de olsa anadilde eğitimi sağlayacağını da ifade ediyor.
Özerklik için, sadece yeni anayasa ile federatif bölgeler ve başkanlık sistemine geçiş aşaması kalmış durumda.
Çok da bir oy potansiyeli olmayan Türk soluna şirin gözükmek için “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ” diyen şahsa Kandil’in zılgıt üstü ayar vermesine bakılırsa, 1 Kasım seçimi sonrası çözüm sürecinin buzdolabından çıkması kuvvetle muhtemel.
Ortada üniter yapıyı savunan önemli bir kurumsal güç odağı kalmamış durumda. Ama AKP ve CHP’ye oy veren kitlelerin büyük bir kısmı Başkanlık ve Federasyon’a henüz razı olmuş değil.
Türkiye’nin genelini özerkliğe ikna etmek için kullanılan iki temel argüman var.
Birincisi; Özerklik bir bölge ve etnik grup için değil, Türkiye’nin genelinde yerinden yönetimi ve demokrasiyi güçlendirmek için gereklidir.
İkincisi; İzmir’in özerkliğini istemez misiniz? İzmir özerk olsun.
İlk argümanı biraz daha açmalıyız.
Selahattin Demirtaş CNNTürk ekranlarından 30 Temmuz 2013’te "Türkiye coğrafyası ekonomik kültürel demografik yapısıyla 20 veya 25 bölgeye ayrılabiliyor. Yerinden yönetim bölgelerine ayrılabilir. Sadece Kürtlere özgü bir özerklik yerine Türkiye'nin katı merkeziyetçi yönetim modelinden vazgeçerek bir yerinden yönetim modelini hayata geçirmesi lazım. Ulus devlet modelini özgürleşme yönetimi olarak önermiyoruz. Kürtlerin devlet kurma hakkı yok değil ama Türkiye’de yaşayan Kürtler bugün (şimdilik) bu hakları birlikte yaşam çerçevesinde kullanmak istiyorlar” dedi.
Selahattin Demirtaş’a bölücü diye tepki gösteriliyor, halbuki zaten AKP hükümetleri döneminde kalkınma ajansları ile Türkiye 26 bölgeye bölündü. Demirtaş Güneydoğu ve Doğu’daki bölgeleri birleştireceği için bölüm sayısını daha az telaffuz ediyor.
Kürdistan bölgesinin (ya da kantonunun) etnik atıfının çok göze batmaması ve demografik olarak Türk bölgelerini seyreltmek için örneğin Lazistan bölgesi, hatta mümkünse Arap, Boşnak vs. bölgeleri olması da çok kullanışlı olur diye düşünüyorlar.
Tayyip Erdoğan her konuşmasına “Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Boşnak, Gürcü, Roman, Türk” diyerek başlarken, milletin adı olmaksızın “bu millet” derken, “Osmanlı’da Kürdistan, Lazistan eyaletleri vardı” derken, Barzani Diyarbakır’da “Kürdistan’a hoşgeldiniz” pankartlarıyla karşılanırken Demirtaş’ın sözlerini çok da yadırgamamak gerekir.
Peki, anayasası ve üniter yapısı baştan sona değiştirilmiş, iki (belki de daha çok) dili resmi dil kabul etmiş, anayasasından Türk sözcüklerini çıkarmış yeni sistemin adı Türkiye olarak kalabilir mi? Türkiye kaldığı taktirde Kürt, Laz, Çerkes, Gürcü vs. vs insanlar yine Türk vatandaşı olarak tanımlanacak! Bundan duygusal olarak rahatsız olmazlar mı?
O zaman devletin ismindeki etnik (faşist) ifadenin de, el değmişken çıkarılmasının dile getirilmesi, an meselesidir.
Yaşadığımız ortak vatana(!) Anadolu demiyor muyuz? Federe (özerk) 26 bölgemizi bağlayacak üst yapıyı Birleşik Devletler olarak adlandırabiliriz.
İşte size yeni devletin adı.
Anadolu Birleşik Devletleri.
Kısaltması da çok havalı!
A.B.D.
Menderes “Küçük A.B.D. olacağız” dememiş miydi?
Çözüm çözüm dediklerinin nihai hedefi A.B.D olmaktır.
İkinci temel argümana, özerkliğin reklam yüzü olan İzmir’in Özerkliği konusuna ve özerkliğin uzun vadede hangi bölgelerin lehine işleyeceğine diğer yazımda devam edeceğim.
(Güncel Bakış haber sitesinde 9.10.2015'te yayınlanmıştır)
Suriye’nin arkasından Irak’ın da Rusya’nın koruma kalkanı altına gireceği de görülüyor. Zaten İran da bu planda ana oyun kuruculardan. Rusya’nın önderliğinde İran, Irak ve Suriye’nin birlikteliği, Ortadoğu’nun sınırlarını değiştirme planlarını çöpe atıyor. Dolayısıyla Mezopotamya’nın kadim kavminin A.B.D.’nin Büyük Ortadoğu Projesi sayesinde gördüğü bağımsızlık hayalleri başka baharlara kalacak.
O zaman Türkiye sınırları içerisinde çözüm sürecinin varacağı yer olan özerklik konusuna tekrar ciddiyetle bakmamız gerekiyor.
PKK ve siyasi uzantısı HDP “Demokratik (Öcalan tipi) Özerklik” istiyor. Ama Öcalan, bu aşamada A.B Yerel Yönetimler Özerklik şartındaki çekincelerin kaldırılmasının yeterli olacağını da İmralı tutanaklarında ifade ediyor.
CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da pek çok sefer bu çekinceleri kaldıracağını, şartı aynen kabul ettiğini dile getirdi.
AKP başta Bütünşehir yasası, Bölgesel Kalkınma Ajansları kurulması olmak üzere özerkliğin alt yapısını kurma konusunda gerekli pek çok adımı attı. 2014 yerel seçim bildirgesinde de şartlardaki çekinceleri tamamen kaldıracağını kamuoyuna açıkladı.
AKP seçim bildirgesinde ”Yeni anayasa, milletimizin kültürel ve toplumsal çeşitliliğini tanıyan, herhangi bir etnik veya dini kimliğe referans yapmayan bir vatandaşlık tanımını esas alacaktır. “ diyerek Türk ifadelerini çıkaracağını, zımnen de olsa anadilde eğitimi sağlayacağını da ifade ediyor.
Özerklik için, sadece yeni anayasa ile federatif bölgeler ve başkanlık sistemine geçiş aşaması kalmış durumda.
Çok da bir oy potansiyeli olmayan Türk soluna şirin gözükmek için “SENİ BAŞKAN YAPTIRMAYACAĞIZ” diyen şahsa Kandil’in zılgıt üstü ayar vermesine bakılırsa, 1 Kasım seçimi sonrası çözüm sürecinin buzdolabından çıkması kuvvetle muhtemel.
Ortada üniter yapıyı savunan önemli bir kurumsal güç odağı kalmamış durumda. Ama AKP ve CHP’ye oy veren kitlelerin büyük bir kısmı Başkanlık ve Federasyon’a henüz razı olmuş değil.
Türkiye’nin genelini özerkliğe ikna etmek için kullanılan iki temel argüman var.
Birincisi; Özerklik bir bölge ve etnik grup için değil, Türkiye’nin genelinde yerinden yönetimi ve demokrasiyi güçlendirmek için gereklidir.
İkincisi; İzmir’in özerkliğini istemez misiniz? İzmir özerk olsun.
İlk argümanı biraz daha açmalıyız.
Selahattin Demirtaş CNNTürk ekranlarından 30 Temmuz 2013’te "Türkiye coğrafyası ekonomik kültürel demografik yapısıyla 20 veya 25 bölgeye ayrılabiliyor. Yerinden yönetim bölgelerine ayrılabilir. Sadece Kürtlere özgü bir özerklik yerine Türkiye'nin katı merkeziyetçi yönetim modelinden vazgeçerek bir yerinden yönetim modelini hayata geçirmesi lazım. Ulus devlet modelini özgürleşme yönetimi olarak önermiyoruz. Kürtlerin devlet kurma hakkı yok değil ama Türkiye’de yaşayan Kürtler bugün (şimdilik) bu hakları birlikte yaşam çerçevesinde kullanmak istiyorlar” dedi.
Selahattin Demirtaş’a bölücü diye tepki gösteriliyor, halbuki zaten AKP hükümetleri döneminde kalkınma ajansları ile Türkiye 26 bölgeye bölündü. Demirtaş Güneydoğu ve Doğu’daki bölgeleri birleştireceği için bölüm sayısını daha az telaffuz ediyor.
Kürdistan bölgesinin (ya da kantonunun) etnik atıfının çok göze batmaması ve demografik olarak Türk bölgelerini seyreltmek için örneğin Lazistan bölgesi, hatta mümkünse Arap, Boşnak vs. bölgeleri olması da çok kullanışlı olur diye düşünüyorlar.
Tayyip Erdoğan her konuşmasına “Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Boşnak, Gürcü, Roman, Türk” diyerek başlarken, milletin adı olmaksızın “bu millet” derken, “Osmanlı’da Kürdistan, Lazistan eyaletleri vardı” derken, Barzani Diyarbakır’da “Kürdistan’a hoşgeldiniz” pankartlarıyla karşılanırken Demirtaş’ın sözlerini çok da yadırgamamak gerekir.
Peki, anayasası ve üniter yapısı baştan sona değiştirilmiş, iki (belki de daha çok) dili resmi dil kabul etmiş, anayasasından Türk sözcüklerini çıkarmış yeni sistemin adı Türkiye olarak kalabilir mi? Türkiye kaldığı taktirde Kürt, Laz, Çerkes, Gürcü vs. vs insanlar yine Türk vatandaşı olarak tanımlanacak! Bundan duygusal olarak rahatsız olmazlar mı?
O zaman devletin ismindeki etnik (faşist) ifadenin de, el değmişken çıkarılmasının dile getirilmesi, an meselesidir.
Yaşadığımız ortak vatana(!) Anadolu demiyor muyuz? Federe (özerk) 26 bölgemizi bağlayacak üst yapıyı Birleşik Devletler olarak adlandırabiliriz.
İşte size yeni devletin adı.
Anadolu Birleşik Devletleri.
Kısaltması da çok havalı!
A.B.D.
Menderes “Küçük A.B.D. olacağız” dememiş miydi?
Çözüm çözüm dediklerinin nihai hedefi A.B.D olmaktır.
İkinci temel argümana, özerkliğin reklam yüzü olan İzmir’in Özerkliği konusuna ve özerkliğin uzun vadede hangi bölgelerin lehine işleyeceğine diğer yazımda devam edeceğim.
(Güncel Bakış haber sitesinde 9.10.2015'te yayınlanmıştır)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)