29 Nisan 2017 Cumartesi

KÜRESELCİLERLE ULUSALCILARIN KAVGASI

(Güncel Bakış haber sitesinde 29.04.2017 tarihinde yayınlanmıştır)
Türkiye’de yaşanan ve yaşanacak siyasi gelişmelere sağlıklı bakabilmek için Dünya’daki değişimi doğru tahlil etmek gerekli.
Önce yakın geçmişi kısaca hatırlayalım.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla iki kutuplu dünya sona erdi. ABD dünya imparatorluğunu ilan etti.
ABD İmparatorluğu’nun küreselleşme sürecinde finans, sermaye ve mallar için büyük ölçüde sınırların kaldırılması gerekiyordu. Sınırlarına ve pazarına hakim güçlü ulus devletler küreselleşmenin engeliydi.
Sosyalizm tehlikesi kalmadığı için, sınıflar temelinde siyasi örgütlenme biçimi gereksizdi. Kapitalizmin sosyalizme geçişi engellemekte son kozu olan sosyal demokrasiye ihtiyacı kalmadı.
Yeni Dünya düzeninin siyaseti,  kimlikler, mikro milliyetçilikler ve din temelli olacaktı. Birleştirici değil, bölücü siyaset sürecine geçildi.
Sınıf perspektifini kaybeden Sol ve Sosyal demokrasi ise, kendine azınlık ve göçmen hakları, mikro –milliyetçiliklerin desteklenmesi, çevre duyarlılığı ve yerel yönetim güçlendirilmesi, gibi konuları iş edindi.
Küresel sermaye,  gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfının kazanımlarını bir taraftan işgücünün çok ucuz olduğu ülkelerde fabrikalarını kurarak, hatta fabrika bile kurmadan fason ürettirdiği mallarla budarken, bir taraftan da göçmen getirerek mevcut işini tehdit altında bıraktı.
Uluslararası şirketler,  ülke ekonomilerini aşacak boyutlara geldi.  (Mercedes’in 100 milyar Euro, Apple’in 75 milyar $ dolar ciroları fikir verecektir.)
Küresel sermayenin finans gücü ise, ulus devletlere karşı ekonomik tetikçilik yapan, reel ekonomileri de aşan bir güce ulaştı.
Sonuç ne oldu?
Avrupa Birliği çatısı altında merkezi devletlerin yetkileri zayıflarken, güçlendirilen  yerel yönetimler, Avrupa’nın birliğini değil parçalanmış site-devletçik Avrupa’sını oluşturmaya başladı.
Sosyal demokrasi başta Avrupa’da olmak üzere göçmen politikalarına, azınlık haklarına verdiği destekle,  kapitalizme ucuz işgücü imkanını sundu, ulusal işçi sınıfının ekonomik ve sosyal haklarının budanmasına yardımcı oldu.
Ulus devletler,  bazılarında renkli devrimler, bazılarında Büyük Ortadoğu Projeleri, bazılarında da doğrudan silahlı müdahalelerle parçalandı ya da yönetimlerine ABD işbirlikçisi kişiler getirildi.
Sol, Ultra emperyalizmin sınırları yok etme çabalarını eninde sonunda dünya işçi sınıfını birleştirir diyerek mi destekledi bilinmez ama hala yaygın olarak mikro milliyetçilikleri, etnikçilikleri desteklemeye devam ettiği açıktır.
Ancak geldiğimiz an itibariyle küreselleşme bitti!
Küreselleşmenin bitiş gongu da,  başladığı ülkeden, Amerika’dan geldi.
Küreselleşmenin bitişinin ilk emareleri, en büyük zararı verdiği Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelmişti.
Obama döneminde Libya’da öldürülen ABD büyükelçisi olayı ile siyasi İslam’ın ılımlısından ılımsızından vazgeçmişlerdi ve Suriye’de Esad rejimini çökertmekten vazgeçmişlerdi. Suriye’deki boşluğu iyi gören Rusya’nın oyuna dahil olmasıyla Dünya  tek kutuplu olmaktan çıkmıştı.
Ama küreselleşmeye noktayı koyan, Küreselleşmenin temsilcisi Hillary Clinton karşısında, “Önce Amerika” diyen Trump’ın seçilmesidir.
Trump’ın seçilmesinde en önemli  etkenlerden biri, gerçekdışı fon hareketleriyle şişirilmiş finans balonunun patlaması olan 2008  krizinde bankalara 700 milyar dolar para aktaran ABD hükümetinin, otomotiv sektörünün merkezlerinden Detroit kenti sadece 18 milyar dolar borcu için iflasını açıklarken kılını kıpırdatmamasıdır. Çin’de Kore’de otomobil yaptırmak yerine ABD’de üretime devam eden Crysler’in İtalyan Fiat’a satılmasıdır.
Sol tandanslı Obama döneminde finans kapital için yapılanların hiçbiri reel ekonomi için yapılmamıştır.
Trump, ülkede üretilmeyen araçlara % 25 vergi getireceğini açıklayınca, yatırımlar  tekrar  ABD’ye dönme kararı almak zorunda kalmıştır.
Trump’la Amerikan işçisinin ve küçük- büyük burjuvazisinin lehine olarak ulusal sınırlar tekrar yükselmeye başlamıştır.
Küreselleşme karşıtı ulus devlet talebi Avrupa’da da hızla yükselmektedir.
İngiltere’de Brexit ulusal egemenliğinden vazgeçmemek için alınmıştır.  Brexit’in net kaybedeni küreselleşme yanlısı İşçi partisidir.
Fransa seçimlerinde ise, Fransız işçi sınıfı  “solcu “Macron’u değil, Marine Le Pen’i desteklemektedir.
Küreselleşme karşıtları, başta Trump olmak üzere ırkçı, faşist sağcı olarak damgalanıyor. (Toplama milliyetlerden oluşan bir devlette Trump’ın ne ırkçısı olduğu da bir muamma:)
Fransa’da Marine Le Pen’in partisinin adı Ulusal Cephe. Türkiye’de Ulusalcılara faşist denmesiyle ne kadar tanıdık değil mi?
Bu partilerin tamamı, ulusal ekonomi diyor, göçmen sayısı sınırlanmasını,  ulus devlet sınırlarının yükseltilmesini ve ulus devletlerin güçlendirilmesini istiyor, AB’ni sorguluyor.
Hangisi kendi ülkesinin işçisinin yanında? Küreselleşme ve göçmen yanlısı sosyal demokratlar mı? Ulusalcı partiler mi?
Ben bu kavganın yeni bir sistem alternatifi getirdiğini söylemiyorum.    Kavga çok açıktır ki kapitalizm içi bir kavgadır. Hem küreselleşme, hem teknolojik gelişmeler , ekonominin insan için olduğunu ıskalayan bir noktaya gelmiştir.
Ancak bu kavgada sosyal demokrasi ve sol, bir seçenek değildir. Doğası gereğidir!  Sosyalizm tehditi olmadan sosyal demokrasi yaşayamaz.
Tüm Avrupa’da seçimler sosyal demokrat partilerin hezimetiyle sonuçlanıyor.
Dönem, ulus devletlerin yeniden yükseleceği, işçisinin köylüsünün, KOBİ’sinin, yerel burjuvazisinin çıkarlarını gözeten, kendi insanı için ekonomi ve politika üretenlerin dönemi olacaktır.
Avrupa Birliği de bizi parçalayamadan kendini yok edecek gibi görünüyor.
Küreselleşme bitti, sıra bizde.
Tüm dünyada kaybeden sosyal demokrasiyi CHP’de masaya yatırmanın zamanı gelmedi mi?